<?xml version="1.0"?>
         <rss version="2.0"> 
         <channel>
         <title>Röportajlar</title>
         <link>https://www.saglikhaberajansi.com/roportajlar/</link>
         <description></description><item>
			<title>Koku alamıyorsanız, Parkinson olabilirsiniz</title>
			<description><![CDATA[Anadolu Sağlık Merkezi Nörolojik Bilimler Direktörü Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, genelde 65-70 yaşlarında ortaya çıkan Parkinson hastalığının genç yaşlarda da ortaya çıkabileceğini açıkladı. Belirtilerinden biri de koku alma duyusundaki zayıflama]]></description>
		    <news><![CDATA[Parkinson hastalığının en önemli bulgusunun hareketin yavaşlaması olduğunu söyleyen Anadolu Sağlık Merkezi Nörolojik Bilimler Direktörü Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, “İkinci bulgu titreme. Özellikle dinlenme sırasında görülen titremelere dikkat edilmesi gerekir. Üçüncü bulgu kol ve bacakta ‘katılık’ olarak tanımlanan sertlik meydana gelmesi. Hastalar sıradan hareketleri daha zor yapar, kolunu bacağını kullanırken zorlanır. Son bulgu ise denge sorunları. Parkinson hastaları maalesef çok sık düşerler” dedi.
 
Parkinson hastalarına hareketli olmalarını tavsiye eden Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, “Parkinson hastaları yürüyüşler yapmalı, günlük işlerini kendileri yapmaya gayret etmeli ve hareketli olmalı. Yoga, Tai Chi gibi denge egzersizleri de hastalığın ilerlemesini yavaşlatmada faydalı. Hareketle ilgili bir hastalık olduğu için hastalar hareket etmekten kaçınıyor. Ancak biz tam tersini yapmalarını söylüyoruz. Yaşam kaliteleri hareket ettikçe yükselir” diye konuştu.
 
Parkinson hastalığının seyri ve tedavi aşamasında hastaların halüsinasyon görebildiğini de belirten Prof. Dr. Kütükçü, “Parkinson hastalarının diğer halüsinasyon görenlerden farkı, halüsinasyon gördüğünün farkında olması. Halüsinasyonlar çok hafif başlayıp sonrasında hastayı çok rahatsız edecek noktaya kadar gidebiliyor. Ayrıca tansiyon düşüklüğü görülebiliyor. Ayağa kalkınca baş dönmeleri, düşmeler olabiliyor. Bu yüzden tansiyonları kontrol altında olmalı” dedi.
 
Parkinson hastalarına ilaç tedavisi uygulandığını belirten Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, şu bilgileri verdi; “6 grup ilacımız var, onları kullanıyoruz. İleri evre hastalarda beyin pili dediğimiz bir yöntem de uygulayabiliyoruz. Bu yöntemde, beyinde Parkinson ile alakalı çekirdeklere elektrot yerleştirip, dışarıdan bu elektrotu uyararak şikayetlerini gidermeye çalışıyoruz. Beyin piliyle bu hastaların titreme ve yavaşlık gibi şikayetleri çok azalıyor, yaşam kaliteleri yükseliyor. Ayrıca ileri evre hastalarda bağırsaktan verdiğimiz bazı ilaçlar da var. Parkinson kronik ve uzun süreli bir hastalık. Devamlı doktor kontrolünde olunması gerekiyor. Her evrede hem hastalıkla hem ilaçlarla ilgili ortaya çıkan yeni bulguları değerlendirip tedaviyi düzenlemek gerekiyor. Parkinson ile ilgili çalışmalar çok fazla. Parkinson aşısı ve eksik dopamin üreten hücrelerin beyne tekrar verilmesi gibi kök hücre çalışmaları üzerinde çalışılıyor. Kök hücrelerle beynin tekrar dopamin üretmesi amaçlanıyor. Ayrıca hastalığın seyrini durdurmakla ilgili çalışmalar sürüyor. Önümüzdeki 10-15 sene içerisinde bu konu ile alakalı çok önemli çalışmalar olacağını düşünüyorum.”
 
Parkinson hastalığının ileri yaş ve genetik gibi engellenemeyecek risk faktörlerinin bulunduğunu, bunun yanı sıra kuyu suyu kullanımı gibi çevresel etkenlerin de önemli olduğuna değinen Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, “Özellikle tarım ilaçları ve böcek ilaçlarına maruz kalmanın Parkinson’a neden olabileceği söyleniyor. Ayrıca demir, alüminyum, manganez gibi ağır metalleri yüksek dozda alanlarda Parkinson daha fazla görülüyor. Kafa travmasının da Parkinson’a yol açabileceğine dair çalışmalar var” diye konuştu.
 
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2023/04/koku-alamiyorsaniz-parkinson-olabilirsiniz.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2023/04/koku-alamiyorsaniz-parkinson-olabilirsiniz_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/koku-alamiyorsaniz-parkinson-olabilirsiniz/4706/</link>
			<pubDate>Mon, 10 Apr 2023 14:15:27 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Mide botoksu ile ilgili 5 soru 5 cevap</title>
			<description><![CDATA[Mide botoksu, obezite tedavisinde başarıyla uygulanan endoskopik ve kısa süren bir işlemdir. Mide botoksu yöntemini ise uygun hastalara uygulamak önemli. Anadolu Sağlık Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Erenoğlu mide botoksu ile ilgili merak edilen sorulara yanıt verdi.]]></description>
		    <news><![CDATA[1. Mide botoksu nasıl bir yöntemdir? 

Mide botoksu, endoskopik olarak midenin belli bölgelerine botulinium toksini enjekte edilmesine dayanan bir tedavidir.

2. İşlem ne kadar sürer?

İşlem süresi yaklaşık 20-30 dakikadır.

3. Mide botoksuyla ne kadar kilo verilir?        

Botoks tedavisi ile vücut ağırlığının ortalama yüzde 10-20’si verilebilir.

4. Mide botoksu kimlere uygulanır? 

Vücut kitle indeksi 27 ve üzerinde olan kişilere uygulanır.

5. Mide botoksunun yan etkileri var mıdır? 

Mide botoksu yan etkisi az bir endoskopik tedavi yöntemidir. Tamamen derin sedasyon altında uygulanan ağrısız bir işlemdir.
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2023/01/mide-botoksu-ile-ilgili-5-soru-5-cevap.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2023/01/mide-botoksu-ile-ilgili-5-soru-5-cevap_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/mide-botoksu-ile-ilgili-5-soru-5-cevap/4657/</link>
			<pubDate>Thu, 05 Jan 2023 17:48:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Göz kapağı sarkması tedavi edilebilir</title>
			<description><![CDATA[Üst veya alt kapaklarda meydana gelen kırışıklıklar, cilt sarkmaları veya fazla yağ gözlerde cilt sarkmalarına neden olabiliyor. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Bu durumun kişide görme bozukluklarına kadar ilerleyebileceğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Yusuf Avni Yılmaz, “Çeşitli sebeplerden dolayı oluşan göz kapağındaki şişkinlik durumlarında blefaroplasti veya göz kapağı estetiği ameliyatı uygulanabiliyor. Bu ameliyat kişilerin üst veya alt göz kapaklarına yapılabileceği gibi her ikisine birden de yapılabilir” dedi.

Zaman içerisinde artan kırışıklıklar ve yağ fazlalığının kişilerde cilt sarkmalarına hatta görme bozukluklarına neden olabildiğini vurgulayan Anadolu Sağlık Merkezi Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Yusuf Avni Yılmaz, “Bu durumda estetik sebeplerin yanında tıbbi olarak da müdahale zorunlu hale gelebilir. Göz kapağı ameliyatı, sarkmış cilt ve yağ dokusunun düzeltilmesi için yapılabildiği gibi bazen fazla olan yağların az olan bölge ile yer değiştirilmesi, kapak çizgisi belirgin olmayan kişilere de kapak çizgisi oluşturmak için yapılabilir” şeklinde konuştu.

Ameliyattan önce gerekli analizler yapılmalı

Detaylı göz muayenesinin önemli olduğuna değinen Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Yusuf Avni Yılmaz, “Hastanın genel tıbbi değerlendirmeleri yapılarak ameliyata engel bir göz hastalığı olup olmadığı belirlenmeli. Göz kapağı ameliyatının başarılı bir şekilde sonuçlanması için kişinin yara iyileşmesini etkileyecek faktörlerin olmaması ve ciddi bir göz hastalığı bulunmaması gereklidir. İyileşmeyi engelleyecek bir hastalığı olanlar, kaş düşüklüğüne bağlı kapaktaki şekil bozukluğu yaşayan ve aşırı obsesif kişiler göz kapağı ameliyatı için uygun adaylar olmayabilir” açıklamasında bulundu.

Şişkinlik ameliyattan 48 saat sonra azalmaya başlar

Bir ile iki saat arasında değişen ameliyat süresinden sonra hastanın ameliyat sonrası buz kompres yapmasının şişkinliği azaltmak için önemli olduğuna dikkat çeken Op. Dr. Yusuf Avni Yılmaz, “Bununla birlikte, yürüme gibi hafif fiziksel aktiviteler, oluşan ödemin atılmasında yardımcı olabilir. Ameliyattan 48 ila 72 saatten sonra şişlik azalmaya başlayabilir. Göz kapağı ameliyatında oluşabilecek çift görme, kanama, enfeksiyon gibi komplikasyonları en aza indirmek için dikkatli bir ameliyat öncesi değerlendirmesi, titiz bir çalışma ve ameliyat sonrası iyi bir takip önemlidir” dedi.
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/goz-kapagi-sarkmasi-tedavi-edilebilir.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/goz-kapagi-sarkmasi-tedavi-edilebilir_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/goz-kapagi-sarkmasi-tedavi-edilebilir/4638/</link>
			<pubDate>Mon, 26 Dec 2022 18:58:42 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Memorial Sağlık Grubu&#39;ndan 7. Ortopedi Günleri</title>
			<description><![CDATA[Memorial Şişli Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Mahir Mahiroğulları, Prof. Dr. Mehmet Alp ve Prof. Dr. Olcay Güler, kemikleri kırıklardan korumak için alınması gereken önlemler hakkında da bilgi verdi.]]></description>
		    <news><![CDATA[Kemiklerde meydana gelen kırıklar genellikle travmalara bağlı oluşuyor. Özellikle ilerleyen yaşlarda halk arasında kemik erimesi olarak bilinen osteoporoz, kırıkların başlıca sebeplerinden biri olarak gösteriliyor. Kırık tedavisinde erken müdahale ve doğru tedavi planlaması sorunsuz iyileşmeye olanak tanıyor. Kemik kırıkları konusunda Türkiye’nin önde gelen uzmanları Memorial Sağlık Grubu’nun “7. Ortopedi Günleri” etkinliğinde buluştu. Ortopedi ve Travmatoloji konusunda deneyimli isimler üst ekstremite kırık tedavileri konusunda önemli paylaşımlarda bulundu. 

Kış aylarında düşmelere karşı dikkatli olun

Omuzlarda yaşanan kırıkların büyük bir çoğunluğunun düşme ya da şiddetli travmalara bağlı olduğunu belirten Prof. Dr. Mahir Mahiroğulları, özellikle kış aylarında kar ve buzlu yollarda düşmelere bağlı omuz kırıklarının arttığını vurguladı. Trafik kazası ya da sportif faaliyetler gibi nedenlerle de omuz kırıklarının meydana gelebileceğini ifaden eden Mahiroğulları, “Omuz kırıkları, köprücük kemiği (klavikula), kürek kemiği (skapula) ve pazı kemiği (humerus) kemiklerinde meydana gelebilir. Özellikle humerus kemiği kırıkları kemik erimesine bağlı zayıf kemik yoğunluğundan dolayı ileri yaş hastalarda daha sık görülmektedir. Omuzda ağrı, omuz bölgesinde şişlik veya morarma, hassasiyet, omuz dengesizliği veya omuzda deformite görüntüsü omuz kırıklarının en sık görülen belirtileri arasındadır. Omuz kırıklarının tedavisinde buz uygulaması, kol askısı, ilaç ya da fizik tedavi gibi cerrahi dışı tedaviler de kullanılabilmektedir. Ancak kırık tipi, hastanın aktivite seviyesi ve genel sağlık durumuna göre farklı cerrahi tedaviler de uygulanabilmektedir” dedi. 

Dirsek kırıkları çocuklarda daha çok görülüyor

Kollarını fazla kullanan ve zorlayan kişilerde dirsek hastalıkları çok görülebiliyor. Ev kadınları ve işleri sırasında sürekli kollarını kullanmak zorunda kalan kişilerde dirsek rahatsızlıkları daha fazla görülebiliyor. Dirseklerde yaşanan kırıkların ise daha çok çocuklarda görüldüğünü söyleyen Prof. Dr. Olcay Güler, “Çocukların sportif faaliyetler sırasında düşmesi dirsek kırıklarının daha fazla görülmesinin ana nedenini oluşturuyor. Ancak travmalar ve darbelere bağlı olarak da dirsek kırıkları görülebiliyor. Dirsekte yaşanan kırıkların tipine göre tedavi planı da değişebiliyor. Alçı veya atel gibi dirseği sabitlemeye yönelik tedaviler uygulanabildiği gibi, çok parçalı kırıklarda cerrahi yöntemlere de başvurulabiliyor” diye konuştu. 

İleri yaştaki bireyler ve sporcuların kırıkları daha çok el bölgesinde görülüyor

El bileğinde yaşanan kırıkların her yaşta görülebileceğinin altını çizen Prof. Dr. Mehmet Alp, “Osteoporoz yani kemik erimesi olan kişilerin kemikleri darbelere ve düşmelere karşı daha hassas olabiliyor. Kayak veya temas sporları yaparken darbe alma risk yükseliyor ve bu kişilerde el ile el bileği kırıkları daha fazla görülebiliyor. El ve el bileğindeki kırık; şiddetli ağrı, şişme, hassasiyet, morarma veya belirgin şekil bozukluğu gibi belirtilerle kendini belli edebiliyor. Alçı veya atel gibi el ve el bileğini hareketsizleştirmeye yönelik tedaviler uygulanabiliyor. El bileği kırıklarında alçı veya atel tedavisinden sonra hareket kısıtlığı görülmesi durumunda fizik tedavi ile oldukça olumlu sonuçlar alınabiliyor. Ancak kırığın tipine göre bazen cerrahi tedaviler de gerekebiliyor” dedi. 

Kemiklerinizi kırıklardan korumak için öneriler

Memorial Ortopedi Günleri etkinliğinde konuşan Prof. Dr. Mahir Mahiroğulları, Prof. Dr. Mehmet Alp ve Prof. Dr. Olcay Güler kemikleri kırıklara karşı korumak için şu önerilerde bulundu; 


	Özellikle kadınlarda menopoz döneminden sonra kemik yoğunluğu düşmeye başlamaktadır. Bu nedenle hem kadınların hem de erkeklerin kemik yoğunluklarını belirli aralıklarla kontrol ettirmesi önemlidir. 
	Gerekli miktarda kalsiyum ve D vitamini alımı ihmal edilmemelidir. 
	Sigaradan uzak durmak birçok sağlık sorununu engellediği gibi, kemik sağlığı bakımından da önemlidir. 
	Bazı ilaçların kemikler üzerinde olumsuz etkileri olabileceği için doktor önerisi olmadan ilaç kullanılmamalıdır. 
	Sağlıklı beslenme ve egzersiz hayatınızın parçası haline getirilmelidir. 
	Spor yaparken koruyucu ekipman kullanımı önemlidir. 
	Yapılan spora uygun ayakkabı seçimi yapılmalıdır. 
	Ev ortamında düşmeye neden olabilecek halı gibi eşyalar düzenlenmeli ve sabitlenmelidir. 
	İleri yaştaki kişilerin banyo ve tuvaletlere tutunma çubukları taktırması da alınabilecek önlemler arasındadır. 

]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/7-ortopedi-gunleri-etkinligi-duzenlendi.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/7-ortopedi-gunleri-etkinligi-duzenlendi_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/memorial-saglik-grubu-ndan-7-ortopedi-gunleri/4637/</link>
			<pubDate>Mon, 26 Dec 2022 18:52:25 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Erken menopozun çaresi yeni biyolojik tedaviler</title>
			<description><![CDATA[Tıbbi Genetik Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Erçelen, 20-30’lu yaşlarda, yumurtalıklarındaki yumurtaları olgunlaşmayan, folikülleri gelişmeyen ve erken menopoz görülen kadınları tedavi edecek herhangi bir ilaç olmamasına rağmen yeni biyoteknoloji teknikleriyle elde edilen, halk dilinde genel olarak “kök hücre” denilen tedavilerin bu hastalarda kullanma imkanı doğduğunu duyurdu. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Geneis Kurucusu ve Tıbbi Genetik Uzmanı Prof. Dr. Nesrin Erçelen, erken menopoz hastalarının kaderini değiştirecek, anne olmalarının önünü açacak kök hücre tedavilerinin neler olduğunu, kimlere, hangi protokollerle uygulandığını anlattı.

Erken menopozda hücre tedavileri nedir?
Erken menopozu aslında biyolojik olarak üreme çağının erken yaşlanması olarak tarif edebiliriz. O yüzden de klasik tedavilere cevap vermeyen hastalarda yeni biyoteknoloji ürünlerinin kullanılması söz konusu oldu. Bunlardan da en etkili olduklarını bildiklerimiz, hücrelerden elde edilen birtakım yeni ilaçlar. Bunlar genel olarak erken yaşlanan biyolojik saati geri çevirmeye yönelik ya da bundan dolayı özellikle yumurtalıklarda, erken yaşlanmanın getirdiği birtakım olumsuz çevre koşullarını düzeltmekle görevli oluyorlar. Bu yeni ajanların yaptıkları aslında olmayan üreme hücrelerini yerine koymak değil. Eğer bunların örneğin doku inflamasyonu nedeniyle erken kaybedilmesi, sayılarının azalması, çevre faktörlerine bağlı beslenmelerinin bozulması nedeniyle şikayetler ortaya çıktıysa; yeni tedavilerin bu hastalarda etkili olabileceğini söyleyebiliriz. Olmayan bir hücreyi veya dokuyu yerine koymak değil, biyolojik saatin erken yaşlanmasından doğan dezavantajları düzeltmeye yönelik tedaviler. Yani eğer yumurtalar yetersiz beslenme, yumurtalıklardaki çevre faktörlerine ya da hormonel faktörlere göre gelişmesini sürdüremiyorsa bu hastaların bir kısmında hücre tedavilerinin olumlu sonuç verebileceği bilimsel çalışmalarda gösterildi. 

KALİTEYİ ARTIRMAK İÇİN KULLANILIYOR 
Bu tedavi kimlere yapılabilir?
Birincisi bu tedaviler henüz tıpta klasik rutin tedaviye girmemiştir. Konuyla ilgili bilimsel çalışma yapan kliniklerde, gerekli izinler alınarak yapılan kişiye özel tedavilerdir. Eğer doğuştan halihazırda yeterli sayıda folikülü, yumurta hücresi olan erkek ya da kadında menopozda ya da olgun sperm azlığında bunların kalitesini arttırmak ve olgunlaşmasını sağlamak üzere hücre tedavileri kullanılabilir.

KANSER TEDAVİSİ SIRASINDA UYGULANMAZ
Kimlere uygulanamaz?
Halihazırda kanser gibi ciddi hastalık tedavisi görenlerde ya da enfeksiyon geçiren ya da organlarda, yumurtalıklarda bu erken menapoza ya da hücre ölümlerine neden olan doğuştan bir genetik faktör varsa bazı durumlarda hücre tedavisinde kullanamıyoruz ya da başarı şansının olmadığını biliyoruz. O yüzden hastalarımızı mutlaka bu tedavileri almadan önce ciddi bir taramadan geçiriyoruz, tıbbi muayeneden geçiriyoruz. Yarar görebilme ihtimali olan, daha önceki çalışmalarımızdan edindiğimiz tecrübelerle tedavi almaya uygun hastalarımızda hücre tedavisi öneriyoruz.

HÜCRE TEDAVİLERİNDE YOLUN ÇOK BAŞINDAYIZ 
Bu tedaviler, menopozun tarih olabileceği anlamına gelir mi?
Şİmdilik maalesef gelmiyor. Çünkü hücre tedavilerinde daha yolun çok başındayız. Şu ana kadar son 15-20 yılın tecrübesiyle bazı sistemik hastalıkları, eskiden vücutta rejenerasyon kapasitesini tekrar yerine koyamadığımız hastalıkları, otoimmün hastalıkları yani immün sistemdeki regülasyonun bozulduğu hastalıkları tedavi etmeye başladık. Bu tedaviler yeni başlayan tedaviler. Zaten yasal ve etik olarak da çok sınırlı hastada uygulayabiliyoruz ama uygulandığında da belli grup hastadan çok iyi yanıt aldığımız için bu uygulamalar hızla devam ediyor.

ERKEN YAŞLANMA VE KRONİK HASTALIKLARDA DA KULLANILMAYA BAŞLANDI 
Yani sadece erken menopoz değil, normal menopozda da kullanılabilir mi?
Bu hücre tedavileri, elbette ki yaşlanma eğer dokularımızın hasar görmesi, bağışıklık sisteminin dezavantajlarının kendimize geri gelmesi söz konusuysa bunların bir kısmını kontrol edebiliyor. Ama bildiğimiz yaşam döngüsünü tamamen geri çevirmeleri, biyolojik yaşlanmayı durdurmaları henüz çok kanıtlanmış bir tıp olarak söz etmek mümkün değil. Çünkü biliyoruz ki vücutta aslında bu menopozu, andropozu ya da yaşlanmayı yöneten bir takım genetik mekanizmalar var ve biz bunları maalesef daha çok net olarak anlamış değiliz. Ancak bugün bunların neden olduğu yıpranmaları bu yeni hücre tedavileriyle ya da biyoteknoloji ürünleriyle durdurma ve bir kısmını da onarma kabiliyetimiz var. Tabii bunlar kişisel tedaviler, yani inflamasyonun çok arttığı kişilerde, anormal derecede bağışıklık sisteminin kontrolünü kaybettiği kişilerde, hormonel dengesizliklerinin düzeltebileceği kişilerde ya da yaralanmalarda, lokal dejenerasyonlarda ve inflamasyon dediğimiz erken yaşlanma ya da kronik hastalıklarda bu tip tedavileri kullanmaya başladık diyebiliriz.

YAN ETKİSİ YOK
Bu tedavilerin herhangi bir yan etkisi söz konusu mu?
Yan etki olarak herhangi bir tetiklenme, var olmayan bir mekanizmayı tekrar uyarma gibi etkilerinin olmadığı bilimsel çalışmalarla gösterildi. En kötü ya da en istemediğimiz etkisi yararlı olmamaları; bazen verdiğimiz tedaviler o kişide etkisiz olabiliyor, bunu da cevapsızlık olarak görüyoruz. O yüzden kişisel tedavi olarak tarif ediyoruz bu tedavileri. Nadir olarak enjektör yerinde alerjilerle karşılaşabiliyoruz. 

ELİMİZDEKİ KANITLANMIŞ STANDART DATALARA GÖRE İLERLİYORUZ
Bir tedavi yöntemi olarak mı kullanılıyor yoksa isteyen her kadına uygulanabilir mi?
Şu anda kişisel ve özel izine tabi bir tedavi yöntemi olarak görmek lazım. Öncelikle o kişide neden ihtiyaç olduğunu cok iyi saptamak lazım. Bir kişiye hücre tedavisi vermemiz gerektiğini düşündüğümüz zaman o kişiye özel bir ürün ve özel doz olarak hazırlanan tedavilerdir. Tabii burda standandizasyondan bahsetmiyoruz demek doğru değil çünkü tıpta tedavilerin standart denenmiş olması gerekir. Yani evidence-based tedaviler ancak uygulanabilir. Elbette ki elimizde ana protokollerimiz mevcut yani evidence-based datası olan kanıtlanmış tıpla biz ancak bir hastayı tedavi edebiliriz bu yeni yöntemlerle. Ancak bu tedavi yöntemleri tüm dünyada kabul edilen yeni tedavi yöntemleri kapsamına girdiği için kişiye özel. İstenen tetkiklerin yapılması gerekiyor ve ondan sonra belirli dozlarda uygulanabilen tedaviler. O yüzden kontrollü olarak takip edilen bir yeni kişisel tedavi olarak düşünmek gerekmektedir. 

NERESİ BOZUKSA ORAYA UYGUN TEDAVİ PLANLANIYOR 
Kişinin kendi hücreleri mi kullanılıyor yoksa dışarıdan mı kök hücre kullanılıyor?
İkisi de mümkün. Her hastayı, kendi hastalığı içinde değerlendirmek gerekiyor. Önemli olan patolojinin ne olduğudur. Çünkü biz yoldan çıkmış bir biyolojik sistemi tekrar yoluna koymaya çalışıyoruz ya da onun vücuda verdiği zararları geri döndürmeye çalışıyoruz. O yüzden burada o mekanizmanın nerde bozuk olduğuna bakıp elimizdeki ürünlerle, yani ilaçlarla hangisinin etkili olacağını düşünmek ve karar vermek gerekiyor. Ona göre bir protokol uyguluyoruz.

VÜCUDUMUZDA DA TIPKI İNTERNET GİBİ BİR SİNYAL SİSTEMİ VAR 
Nasıl bir tedavi protokolü var?
Spesifik menopozla ilgili tedaviyi düşünecek olursak şu anda halihazırda bu konuda kabul edilmiş birkaç tane yöntem var. O hastaya en uygun olanı seçmek gerekiyor. Şunu biliyoruz ki genel olarak hücre tedavileri bir sinyal üstünden çalışıyorlar. Yani adeta bir internet sistemi varmış gibi vücutta düşünmek lazım ki bağışıklık sisteminin büyük bir kısmı bu sinyal sistemiyle çalışır. O yüzden bizde tedavilerimizde özellikle bu sinyal sistemine dayalı bir protokol uyguluyoruz. Bu da sistemik tedavi demektir. Yani damardan tedaviler genellikle tercih ediliyor. Hem etkileri düşünüldüğü zaman, hem de hastaların yarar görmesi bakımından, kişiyi en uygun şekilde tedavi etmekte, o tedavi yöntemini seçmekte fayda var. Sonuç olarak bu tıpta yeni tekniklerin tedavi başarı oranları henüz net olarak bilinmemektedir. Konuyla ilgili bilimsel çalışmalar devam etmektedir.
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/erken-menopozda-hucre-tedavileri.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/erken-menopozda-hucre-tedavileri_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/erken-menopozun-caresi-yeni-biyolojik-tedaviler/4622/</link>
			<pubDate>Sun, 11 Dec 2022 23:24:31 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Alerjik hastalıklara koruma kalkanı: Lifli gıdalar  </title>
			<description><![CDATA[Alerjik hastalıkların son yıllarda artış göstermesinin bir nedeninin de lifli gıda tüketiminin azalması olduğunu biliyor muydunuz? Fast food türevi hazır gıda tüketiminin artmasıyla birlikte bağırsakların lif yönünden fakir kaldığını belirten Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Dr. Öğretim Üyesi Ömer Akçal, lifli gıda tüketimiyle bağışıklık sisteminin güçleneceğini ve alerjik hastalıklara karşı korunma sağlanabileceğini belirtti. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Lifli gıdaların pek çok yararlı etkisi olduğunu biliyoruz. Ancak modern hayatın getirdiği sorunlardan biri de hazır yemeklere, işlenmiş besinlere daha çok yönelmek ve beslenmede lifli gıdaların daha az yer alması. Oysaki çevre, yaşam tarzı ve beslenme faktörlerindeki değişiklikler bağışıklık sistemimizi de etkiliyor ve düzensizliğe neden olabiliyor. Dolayısıyla günlük beslenmemizde lifli gıdalara daha az yer vermemiz bağışıklık sistemimizin bundan olumsuz etkileneceği anlamına geliyor.

Beslenmenin bağışıklık sistemimizin düzgün çalışabilmesi için kritik faktörler arasında yer aldığını söyleyen Türkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Dr. Öğretim Üyesi Ömer Akçal, dünyada bağışıklık yetmezliğinin en yaygın nedenleri arasında kötü ve yetersiz beslenmenin yer aldığını belirterek, “Beslenmenin bağışıklık yani immün sistem üzerindeki etkisi, günümüzde çok daha önemli bir hale geldi. İmmün sistemin hücreleri, enerji elde etmenin yanı sıra enfeksiyon ajanlarına karşı tepki vermek için makro-nutrient denilen besinlere ihtiyaç duyuyor. Lifli gıdalardan zengin beslenme ise bağışıklık sistemini aktive etmede önemli bir rol oynuyor” dedi.

“Lifler, bağırsak için koruyucu bariyer oluşturuyor”
Gıdalardaki liflerin, gıdanın sindirilemeyen kısmını oluşturduğunu söyleyen Dr. Ömer Akçal, liflerin karbonhidrat polimerleri ve oligomerleri içeren karmaşık bir yapıya sahip olduğunu ve bağışıklık sistemi üzerinde doğrudan ve dolaylı etkiler gösterdiğini ifade etti. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA), diyet liflerini "sindirilemeyen karbonhidratlar+ lignin" olarak tanımladığını belirten Ömer Akçal, “Tüm diyet lifleri, ince bağırsakta sindirime direnir ve kalın bağırsağa bozulmadan geçer, ancak fizikokimyasal özellikleri örneğin, çözünürlük, viskozite ve fermente edilebilirlik, farklılık gösterir. Çözünür liflerin çoğu, kimyasal yapılarına bağlı olarak bağırsaktaki iyi mikroplar (mikrobiyata) tarafından kısmen veya tamamen fermente edilebilir. Diyet liflerinin, bağırsağın vücuda zararlı maddelerin geçmesine izin vermeyen bariyer fonksiyonunu ve bağışıklık tepkilerini destekleyerek bağırsak üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğu gösterilmiştir” dedi.
Çok çeşitli lif türleri olduğunun da bilgisini veren Akçal, günlük hayatımıza girmiş olan prebiyotiklerin de aslında diyet liflerinin bir alt kümesi olduğunu ve iyi mikropların büyümesini ve aktivitesini uyararak konakçıyı faydalı bir şekilde etkileyen, sindirilemeyen bir gıda maddesi olarak tanımlandığını ifade etti.

Lifli gıdalar, alerjik hastalıklara karşı koruma sağlıyor
Son yıllarda diyetle alınan lif içeriği sayesinde sindirim sisteminin yönünü “alerji” ye değil “tolerans”a çevirdiği ve buna bağlı olarak alerjik hastalıklara karşı korunma sağlanabileceği fikri konuşuluyor. Ömer Akçal, klinik çalışmalara göre farklı çeşitteki lif türlerini ve kaynaklarını içeren diyet modellerinin, tek çeşit lif alımına göre alerji riskini ve yakınmalarını azaltmada daha etkili olduğunu söyleyerek, “Meta-analiz sonucunda alerjik hastalık riskinin diyet içeriğindeki lif miktarı ile orantılı olarak azaldığı bulundu. Sonuç olarak özellikle bağışıklığımızın temellerinin atıldığı erken çocukluk dönemi başta olmak üzere günlük hayatımızda lif çeşitliliğine sahip diyetlerin, bağışıklık sistemi üzerindeki olumlu etkileri ve doğrudan alerjiye karşı koruyuculuğu bulunuyor” dedi.  

Peki hangi besinlerde lif var?
Tam tahıllı buğday unu, buğday kepeği, fındık, fasulye, karnabahar, yeşil fasulye, patates, yulaf, bezelye, elma, turunçgiller, havuç, arpada bol lif bulunuyor.  Buna karşın konserve meyve ve sebzeler, posasız meyve suları, beyaz ekmek ve makarna gibi rafine veya işlenmiş yiyecekler lif bakımından fakirdir. 
 
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/alerjik-hastaliklara-koruma-kalkani-lifli-gidalar.png</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/alerjik-hastaliklara-koruma-kalkani-lifli-gidalar_t.png</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/alerjik-hastaliklara-koruma-kalkani-lifli-gidalar/4620/</link>
			<pubDate>Sun, 11 Dec 2022 23:19:38 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Mide kanseri belirtileri ülser ile karıştırılabilir </title>
			<description><![CDATA[Sessiz seyirli ve şikayetleri yıllar sonra ortaya çıkabilen ağır bir rahatsızlık olan mide kanseri, çeşitli hastalıklar, bazı çevresel faktörler ve yaşam tarzı alışkanlıkları ile ilişkilidir. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Mide kanserinin tespit edilmesi halinde cerrahi tedavi, kemoterapi veya radyoterapi gibi tedavi yöntemlerinin uygulanabildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Serdar Turhal, “Mide kanseri olguları daha ağırlıklı olarak 60 yaş ve üzeri bireylerde, erkek cinsiyette, tütün kullananlarda, aşırı kilolu veya obez bireylerde ve ailede mide kanseri öyküsü bulunanlarda görülüyor” dedi.  

Kişisel tıbbi öykü dışında mide kanseri gelişiminde risk faktörü olarak kabul edilen farklı durumların da olduğunu dile getiren Anadolu Sağlık Merkezi Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Serdar Turhal, “Aşırı tuzlu veya işlenmiş gıda ürünü tüketimi, taze ve mevsiminde sebze-meyve tüketmemek, yeterli düzeyde egzersiz yapmamak ve doğru şartlarda saklanmamış veya doğru pişirme yöntemleri kullanılmamış gıda tüketimi mide kanseri riskini arttırabiliyor” diye konuştu.

Erken evre mide kanseri ülser ile benzer belirtiler gösterebilir

Tarama uygulamalarının riskli bireylerde hastalık henüz herhangi bir belirti oluşturmadan erken dönemde tespit edilebilmesini sağladığının altını çizen Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Serdar Turhal, “Mide kanseri belirtileri kişiden kişiye değişiklik gösterebilir. Bazı bireylerde mide kanseri gelişimi çok yavaş bir süreç olduğu için yıllar boyunca herhangi bir şikâyet meydana gelmeyebilir. Erken evre mide kanserlerinde, mide ülseri varlığında oluşan şikayetlere benzer belirti ve bulgular gelişebilir. Bu belirtiler genel olarak öğünler sırasında erken doyma, yutma problemleri, öğün sonrası aşırı şişkinlik, sürekli geğirme ihtiyacı olması, mide yanması, geçmeyen hazımsızlık, mide ağrısı, göğüs kemiği üzerinde ağrı hissedilmesi ve kanlı kusma şikayetleri ile görülebilir” hatırlatmasında bulundu.

Bu şikayetlerin genel itibari ile ortaya çıktığında daha farklı ve basit problemlerin belirtileri ile karıştırılabildiğini ancak mide kanseri açısından riskli bireylerde özellikle yutma ve yutkunma ile ilgili problemler varlığında ileri tetkik ve araştırmanın gerekli olduğunun unutulmaması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Serdar Turhal, “Mide kanserinin ilerlediği vakalarda kansızlık, midede sıvı birikimi, gaita renginde koyulaşma, halsizlik, iştah kaybı ve istemsiz kilo verme belirtileri görülebilir” dedi.

Riski azaltmak için sağlıklı bir yaşam benimsenmeli, sigaradan uzak durulmalı

Mide kanserine karşı koruyucu kabul edilen herhangi bir spesifik yöntemin olmadığını ancak kanser gelişimine karşı riskin bir miktar azaltılmasına katkı sağlanabileceğini söyleyen Prof. Dr. Serdar Turhal, “Sağlıklı bir kiloda olmak, düzenli ve dengeli beslenmek, tütün kullanımından kaçınmak ve düzenli egzersiz yapmak mide kanseri ve tüm kanser risklerinin azaltılması açısından önemli. Risk faktörlerinin fazla sayıda bulunduğu kişilerde erken tarama çalışmalarının yapılması da mide kanserinin önlenmesi ve erken evrede tespit edilmesi açısından faydalı olabilir. Fizik muayene, laboratuvar testleri, radyolojik görüntüleme yöntemleri, endoskopi ve genetik araştırmalar, bu kapsamda yapılabilecek tetkikler arasında yer alır” diye konuştu.

Tedavi kişiye özel planlanıyor

Mide kanserinin tanısında endoskopinin oldukça faydalı bir tetkik olduğunu dile getiren Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Serdar Turhal, “Gerekli durumlarda şüpheli bölgelerden biyopsi alınarak patolojik inceleme amacıyla laboratuvara da gönderilebilir. Endoskopi, biyopsi ve moleküler genetik analiz işlemleri dışında bilgisayarlı tomografi veya manyetik rezonans görüntüleme gibi radyolojik tetkikler de mide kanseri tanısında faydalı olabilecek uygulamalar arasında” dedi. 

Mide kanseri tespiti sonrasında tedavi planlamasına geçildiğini paylaşan Prof. Dr. Serdar Turhal, “Bu tedavi planlaması, kişiye ait çeşitli faktörler göz önünde bulundurularak ayarlanır. Bu kapsamda gerçekleştirilebilecek çeşitli tedavi girişimleri mide kanserinin tespit edildiği bölgenin cerrahi olarak temizlenmesi, kanser hücrelerinin ortadan kaldırılması amacıyla radyoterapi uygulamalarından faydalanılması, kanser hücrelerini hedef alan ağır kimyasal ilaçlarla kemoterapi uygulanması ve hedefe yönelik tedavilerle sadece kanser hücrelerinin temizlenmesi olabilir” açıklamasında bulundu. 

 
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/mide-kanseri-belirtileri-ulser-ile-karistirilabilir.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/mide-kanseri-belirtileri-ulser-ile-karistirilabilir_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/mide-kanseri-belirtileri-ulser-ile-karistirilabilir/4618/</link>
			<pubDate>Fri, 09 Dec 2022 12:50:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Sizde de bu 12 kadın hastalığından biri varsa...</title>
			<description><![CDATA[Jinekolojik hastalıklar olarak adlandırılan kadın hastalıkları, pek çok kadının düzenli kontrollerini ihmal etmesi nedeniyle yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor. Muayene ve ameliyat süreçlerinin ertelenmesi de daha ciddi problemlere yol açabiliyor. Ancak laparoskopik cerrahi yani kapalı ameliyat tekniği, kadın hastalıklarının tedavisinde cerraha ve hastaya sunduğu kolaylıklar ile tercih sebebi oluyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Laparoskopik cerrahi hızlı iyileşme süresi, erken taburculuk imkanı, kanama ve komplikasyon riskinin az olması, daha küçük ameliyat izi gibi önemli avantajlar sağlıyor. Memorial Bahçelievler Hastanesi Kadın ve Hastalıkları ve Doğum Bölümü’nden Doç. Dr. Taha Takmaz, kapalı yöntem olan laparoskopik cerrahinin kullanıldığı kadın hastalıkları hakkında bilgi verdi.  

Laparoskopik yöntem hem tanı hem de tedavi amaçlı kullanılabiliyor

Göbek deliğine yapılan 1 cm’lik kesiden ucunda kamera ve ışık kaynağı bulunan çubuk şeklinde bir alet ile görüntü ekrana yansıtılıyor. Uygulanacak tedaviye bağlı olarak değişmekle beraber karnın her iki yanına yapılan 0.5cm’lik iki veya üç kesiden de laparoskopik ameliyatlara uygun cerrahi aletler yerleştirilerek işlem gerçekleştiriliyor. İşlem sırasında tüm yapıların gözlemlenebilmesi ve cerrahinin gerçekleştirilebilmesi için karın karbondioksit (CO2) gazıyla şişiriliyor. Bu gaz yanıcı değildir, bu sayede ısı ve elektrik enerjisi yayan cerrahi aletler güvenle kullanılabiliyor. Ayrıca vücuttan emilmesi durumunda herhangi bir zararı olmadığı için laparoskopik ameliyatlarda en çok tercih edilen gaz halini alıyor. Karbondioksit gazı ile karnın şişirilmesinin ardından kamera ile karın içi organlar detaylı olarak inceleniyor ve cerrahi aletler ile ameliyat gerçekleştiriliyor.  

Jinekolojide laparoskopinin uygulandığı durumlar şöyle sıralanmaktadır:

1 - Tanısal (Diagnostik) Laparoskopi: Jinekolojik muayene ve görüntüleme yöntemleri tanı sürecinde her zaman yeterli olamayabilir veya ön tanının doğrulanması gerekebilir. Bu gibi durumlarda tanısal (diagnostik) laparoskopi altın standart yaklaşımdır. Özellikle infertilite (kısırlık) vakalarında gebeliğe engel olabilecek karın içi patolojinin varlığının araştırılmasında sıklıkla tercih edilir. Bu işlem sırasında tüplerin açık olup olmadığı, yumurtalık fonksiyonu ve karın içindeki yapışıklıklar değerlendirilip tedavi edilebilir. Ayrıca kronik pelvik ağrısı olan kadınlarda alttan yatan faktörün araştırılması için uygulanabilir.

2 - Miyomlar: Miyomlar, kadınlarda en sık rastlanan jinekolojik rahatsızlıklardandır. Rahim kas dokusundan kaynaklanan iyi huylu bu tümörler ağrı, kanama, infertilite (kısırlık), tekrarlayan düşükler, erken doğum gibi şikayetlere yok açabilir. Günümüzde laparoskopik cerrahi uygun hastalarda miyom ameliyatlarında öncelikli olarak tercih edilen yöntemdir. 

3 - Yumurtalık Kistleri: Her yumurtalık kistinin tedavisinde birinci tercih cerrahi yaklaşım değildir. Ancak medikal tedaviye yanıt vermeyen kistlerde, boyutları artmış kistlerde, dermoid kistlerde, endometrioma (çikolata kisti) tedavisinde laparoskopik cerrahiye başvurulabilir. 

4 - Endometriozis: Endometriozis rahim duvarını oluşturan endometrium tabakasının vücutta farklı dokularda veya organlarda yerleşmesi durumudur. Karın içerisinde oluşturduğu yangıya bağlı olarak yapışıklıklar ve anatomide değişikliklere yol açar. Endometriozis kaynaklı ağrı ve infertilite (kısırlık) tedavisinde laparoskopi altın standart cerrahi yaklaşımdır.

5 - Histerektomi (Rahim Çıkarılması): Tedaviye dirençli kanama, ağrı, miyomları olan daha ileri yaştaki hastalarda laparoskopik olarak uterus (rahim) çıkarılarak kesin bir tedavi sağlanabilir.

6 - Rahim ve Vajina Sarkması: İleri yaşta, çok sayıda vajinal doğum veya zor doğum yapanlarda ve genetik yatkınlığı olanlarda karşılaşılabilen genital organlarda sarkma tedavisinde laparoskopik sakrokolpopeksi operasyonu gerçekleştirilebilir.

7 - İnfertilite (Kısırlık): Laparoskopi ile iç genital organlarda gebeliğe engel olabilecek yapışıklıkların ve patolojilerin hem tanısı hem de aynı seansta tedavisi sağlanabilir.

8 - İdrar Kaçırma Tedavisi: İdrar kaçırma tedavisinde hem vajinal hem de laparoskopik teknikler tercih edilebilir. Özellikle daha önce başarısız olmuş idrar kaçırma tedavisi öyküsü olan hastalarda Burch operasyonu laparoskopik yöntemle gerçekleştirilebilir.

9 - Dış Gebelik: Dış gebelik erken dönem gebeliklerin en riskli ve anne adayı için hayati tehlike oluşturacak komplikasyonudur. Laparoskopik olarak tedavisi sağlanabilir.

10 - Tüp Bağlanması ve Tüp Açılması: Tüplerin bağlanması etkili bir korunma yöntemidir laparoskopik olarak aynı gün taburcu olacak şekilde işlem yapılabilir. Daha önce tüplerini bağlatıp tekrar gebelik planı olan kadınlarda da tüplerin açılması ameliyatı laparoskopik olarak gerçekleştirilebilir.

11 - Rahim Ağzı Yetmezliği ve Serklaj: Tekrarlayan gebelik kaybı olanlarda rahim ağzına atılan serklaj dikişi laparoskopik yöntemle de atılabilmektedir. Başarı şansı vajinal işlemlere göre daha yüksektir.

12 - Jinekolojik Kanser Tedavisi: Endometrium (rahim duvarı) kanseri, over (yumurtalık) kanseri ve erken evre serviks (rahim ağzı) kanseri tedavisinde kullanılmaktadır.

 
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/sizde-de-bu-12-kadin-hastaligindan-biri-varsa.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/sizde-de-bu-12-kadin-hastaligindan-biri-varsa_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/sizde-de-bu-12-kadin-hastaligindan-biri-varsa/4617/</link>
			<pubDate>Fri, 09 Dec 2022 12:47:00 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Şiddet ve korku temalı dizilere dikkat!</title>
			<description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, şiddet içerikli dizi ve filmlere olan ilginin nedenleri ve ruh sağlığına etkilerine ilişkin değerlendirmede bulundu.]]></description>
		    <news><![CDATA[Son dönemlerde şiddet ve korku içeren dizilere olan ilginin arttığını belirten Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, bu durumun kişiler üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekiyor. Özellikle gençlerin ve çocukların ekrandan şiddeti öğrenebileceği uyarısında bulunan Ülkü, “Bu tür içerikleri izleyen çocuklarda model alma yoluyla saldırgan davranışlar ve şiddet eğilimi ortaya çıkabilir. Şiddet çocukların davranışlarına yansıyabilir” dedi.
 
Şiddete eğilim artıyor
 
Son zamanlarda ekranlarda şiddet içerikli yayınların çok arttığını, bu tür içerikli dizi ve filmlere olan ilginin de fazla olduğunu söyleyen Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Bu diziler reyting aldığı için daha fazla karşımıza çıkmaya başladı. Bu diziler ile birlikte uygulanan şiddet de artma eğilimi göstermektedir. Toplumu birebir etkilemektedir. Medyada şiddetin çok sık işlenmesi şiddeti modellemeye, normalleştirilmesine ve duyarsızlaşmaya sebep olabilir. Bazı dizilerin ruh sağlığına olumsuz etkileri bulunmaktadır” uyarısında bulundu. 
 
Şiddete maruz kalmak olumsuz etkiliyor
 
Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, medyadaki şiddete daha fazla maruz kalan bireylerin, dünyayı daha karanlık ve kötülük dolu bir yer olarak görmeye başladıklarını, daha fazla şiddet dolu olarak algıladıklarını söyledi.
 
Çocuklar şiddete maruz kalıyor
 
Şiddet içerikli dizi ve filmlerin korkutucu ve heyecan verici olması nedeniyle daha çok tercih edilip izlendiğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Televizyonlardaki şiddet içerikli yayınlar, her yaştan kişiye ulaşır ve çocukları da birçok açıdan olumsuz etkilemektedir. Ciddi şekilde şiddet içeren ve çok izlenen diziler bulunmaktadır. Özellikle ergenler bazen herhangi bir zihinsel işleme tabi tutmadan bu rol modelleri kopya ederler. Dizilerde şiddet onaylanmaktadır. Çocuklar birçok şeyi teknoloji aracılığıyla öğrenmektedir ve davranış haline getirmektedir” diye konuştu. 
 
Çocuklar şiddeti “model” olarak alıyor
 
Çocukların ekranlardan şiddeti öğrenebileceğini söyleyen Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Çocuk ve gençlerin ne tür içeriklere maruz kaldığı önemlidir. Bu tür içerikleri izleyen çocuklarda model alma yoluyla saldırgan davranışlar ve şiddet eğilimi ortaya çıkabilir. Şiddet çocukların davranışlarına yansıyabilir. Çocuklarda okul başarısı olumsuz etkileme, akran ilişkilerinde çatışma, toplum tarafından kabullenemeyen davranışlara yönelme, saldırgan tutum geliştirme gibi sonuçlara neden olabilir” uyarısında bulundu.
 
Şiddet sahnelerini canlandırıyorlardı
 
Geçtiğimiz yıl bir platformda en çok izlenenler listesinde yer alan “Squid Game” dizisinin çocuk ve gençlerin üzerindeki etkisinin tartışma konusu olduğunu söyleyen Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Bu dizi, özellikle okul çağındaki çocuklar arasında oldukça popüler bir diziydi. Çocuklar, dizide oynanan bazı oyunları kendi aralarında oynamaya ve şiddet sahnelerini canlandırmaya başladı” dedi. 
 
Şiddet sahnelerinin bireyi şiddete karşı duyarsızlaştırmaya ve sıradan hale getirmeye başladığını ifade eden Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, “Televizyon programlarında şiddet içerikli programlara yer verilmemelidir. Ebeveynlere ve yetişkinlere bu durumu önlemek için bazı sorumluluklar düşmektedir. Bakım veren kişilerin çocukları vakit geçirmeleri için uzun süre ekran karşısında bırakmaması ve ekran kullanımının sınırlandırılması gerekir. Çocukların ne tür içerikler izlediğini kontrol etmeli ve gelişimlerini olumsuz etkileyecek programlardan korunmaları gerekir. Yapılan araştırmalara göre, şiddet içerikli çizgi film izleyen çocukların   yaşıtlarına göre daha fazla kavga ettikleri ve yoğun duygularla baş etmekte zorlandıkları ortaya çıkmıştır” diye konuştu.
 
Şiddet içerikleri kontrol kaybına yol açıyor

“Şiddet içeren dizi ve filmleri izlemek bir çeşit eğlence aracı olarak görülse de zararlı etkileri var” uyarısında bulunan Uzman Klinik Psikolog İnci Nur Ülkü, sözlerini şöyle tamamladı:
 
“Şiddet içerikli yayınlara  maruz kalmış kişilerin beyni üzerinde yapılmış bazı araştırmalar var. Yapılan bir araştırmada, şiddet içerikli video oyunlarına maruz kalmış gençlerin dikkat, karar verme ve kendini kontrol etme konusunda zorlandıkları, duyguları tanıma, hissetme ve yönetme ile ilgili de zayıflıklar gösterdikleri ortaya çıktı.”
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/siddet-ve-korku-temali-dizilere-dikkat.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/siddet-ve-korku-temali-dizilere-dikkat_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/siddet-ve-korku-temali-dizilere-dikkat/4613/</link>
			<pubDate>Tue, 06 Dec 2022 23:24:12 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Alzheimer, erken dönemde 10 farklı belirti veriyor</title>
			<description><![CDATA[Acıbadem Bodrum Tıp Merkezi Nöroloji Uzmanı Dr. Gökçen Hatipoğlu, unutmadan depresyona, yer-yön karıştırmadan muhakeme gücünün zayıflamasına kadar Alzheimer’ın erken dönemde görülen farklı belirtileri hakkında bilgi verdi.]]></description>
		    <news><![CDATA[
	
		
			Alzheimer’ın, giderek daha sık rastlanan, hatta bu nedenle gündelik dilimize de yerleşen bir hastalık olduğunu ifade eden Acıbadem Bodrum Tıp Merkezi Nöroloji Uzmanı Dr. Gökçen Hatipoğlu, dünyada 47 milyon kişinin bu hastalıkla yaşadığını belirterek hastalığın görülme oranları ve erken dönemde görülen diğer hastalıklardan ayırt edici belirtileri hakkında bilgi verdi.
			
			Alzheimer’in beynin bazı bölümlerinin zaman içinde giderek hasarlanması sonucu, başta bellek olmak üzere tüm entelektüel faaliyetler, günlük işlevler ve davranışlarda bozulma ile kendini gösteren bir hastalık olduğunu ifade eden Dr. Gökçen Hatipoğlu, dünyanın yaşlanması ile birlikte daha çok sayıdaki kişinin bu hastalıkla mücadele etmek zorunda kalacağını belirterek şunları söyledi:
			“Dünyada 47 milyon Alzheimer hastası var. Alzheimer yaşlılarda sık görülen bir hastalık. Araştırmalar, gelecekte yaşlı nüfusun artacağını belirtiyor. Bu artış, Alzheimer’ın da artması anlamına geliyor. Öngörüler; dünyada 2030 yılında bu sayının 76 milyonu, 2050 yılında ise 135 milyon kişiyi geçeceğini söylüyor. Türkiye’de ise 300 bin Alzheimer hastası olduğu öngörülüyor. Türkiye’nin de giderek yaşlandığı düşünülürse, bu sayı da yaşlı nüfus ile birlikte artacak.”
			
			“Her unutkanlık Alzheimer değil”
			Alzheimer’in toplumda en çok bilinen belirtisinin unutkanlık olduğunu söyleyen Nöroloji Uzmanı Dr. Gökçen Hatipoğlu, unutkanlığın her zaman Alzheimer’e işaret etmediğini belirtti. Birçok nedene bağlı unutkanlık görülebildiğini ifade ederek şunları söyledi:
			“Vitamin eksikliği, tiroid fonksiyon bozukluğu, depresyon, uyku bozukluğu gibi sorunlar, kişide adeta bir Alzheimer gelişmişcesine unutkanlığa sebebiyet verebiliyor. Unutma şikayeti olup Alzheimer olup olmadığı endişesini yaşayan kişilerin öncelikle diğer nedenlerin araştırıldığı bir kontrolden geçilmesi gerekiyor. Unutkanlığa yol açan nedenler araştırılıp bir sorun olmadığı görülürse, bunama ya da Alzheimer açısından kontrolün yapılması lazım”
			
			“Demans genç yaşlarda da ortaya çıkabilir”
			Demans ve alzheimerın iki ayrı hastalık olduğuna dikkat çeken Dr. Gökçen Hatipoğlu, bu iki hastalığın ortak belirtilerinden birinin unutkanlık olduğunu belirterek “Bu iki hastalıkta hastanın yaşının önemli olduğunun bilinmesi lazım. Alzheimer bir yaşlılık hastalığıdır. 60–65 yaşlarından sonra görmeyi bekliyoruz ama demans dediğimiz bunama genel bir tanı. Bazı durumlarda genç yaşlarda da bunama görebiliyoruz” dedi.
			
			“Alzheimer’ın erken dönemde görülen belirtileri var!”
			Alzheimer ile diğer hastalıkları birbirinden ayırt edebilmek için erken dönemde görülen belirtilerini bilmek gerektiğinden söz eden Dr. Gökçen Hatipoğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:
			“Alzheimer’da 10 erken bulgu diye söyleyebileceğimiz 10 madde sıralayabilirim: Öncelikle hastada bellek kaybı görülüyor. Aynı şeyleri tekrar tekrar soruyor, koyduğu eşyaların yerini bulamıyor. İkincisi planlamada ve problem çözmede kayıp yaşıyor. Bunu örnek olarak her zaman yaptığı bir yemeği yapmama, her zaman ödediği faturayı ödeyememe, para hesabını karıştırması gibi düşünebilirsiniz. Günlük hayattan çekilme, daha pasif olma, zamanı, yeri karıştırma da belirti kabul ediliyor. Diğer bir madde görsel hafızanın bozulmasına bağlı olarak gördüğü şeyleri birbirinden ayırt edememe ya da yer yön kaybı gibi görülebilir. Bunun dışında muhakeme yeteneğinde bozulmaya bağlı olarak karar alma mekanizmasında bozulma görülebilir. İş ya da sosyal hayatına devam edememe, arkadaşları ile olan aktivitelerden ya da günlük hobilerde kaçınma olabilir. Bir de hepsinden de daha erken olarak belirti vermeye başladığını düşündüğümüz duygu durum bozukluğu. Bir depresyon ve kaygı şeklinde de Alzheimer başlayabilir. Bunları genel olarak erken bulgular olarak sayabiliriz.”
			
			Alzheimer şüphesinin olduğu durumlarda hastanın mutlaka nöroloji uzmanı tarafından kontrol edilmesi gerektiğinin altını çizen Dr. Gökçen Hatipoğlu, sözlerini şöyle tamamladı:
			“Burada bazı genel tarama testlerimiz var. Unutkanlığı olan hastalarda diğer nedenleri ekarte ettikten sonra bu tarama testleri ile unutkanlığın başlayıp başlamadığını, bunun bir Alzheimer olup olmadığını belirleyebiliyoruz. Bunun için bir nöroloji uzmanına başvurabilirler.” dedi.
			 
		
	

 
 
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/alzheimer-erken-donemde-10-farkli-belirti-veriyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/alzheimer-erken-donemde-10-farkli-belirti-veriyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/alzheimer-erken-donemde-10-farkli-belirti-veriyor/4612/</link>
			<pubDate>Tue, 06 Dec 2022 23:19:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Mitomani mi beyaz yalan mı?  </title>
			<description><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, yalan söyleme alışkanlığı ile beyaz yalan arasındaki farkları değerlendirdi.
 ]]></description>
		    <news><![CDATA[Yalan söyleme alışkanlığı olarak bilinen mitomani ile masum yalanlar da denilen beyaz yalanın birbirinden farklı olduğunu söyleyen Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, hastalıklı yalanların sık sık ve zorlantılı bir biçimde söylenen yalanlar olduğuna dikkat çekiyor.  Bu yalanların, bir çıkar sağlamak için söylenmediklerini ya da söylenmeleri için ortada görünür bir neden olmadığını ifade eden Çekin, mitomaniye yaşamadığı bir olayı yaşamış gibi anlatmak, göstermediği bir başarıyı göstermiş gibi sunmak, gerçekte olmayan ölümcül bir hastalığının olduğunu ileri sürmek gibi örneklerin verilebileceğini söyledi. Mitomani hastalığı çoğunlukla kişilik gelişiminin hız kazandığı ergenlik dönemlerinde başlıyor ve tanı genellikle 20-25 yaşlarında konuyor.
 
Mitomani, yalan söyleme alışkanlığı 
Yalan söyleme alışkanlığı olarak da bilinen patolojik yalanın psikiyatride, “mitomani” olarak tanımlandığını söyleyen Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin “Mitomani hastalığına sahip olan bireylere ise ‘mitoman’ denilmektedir. Mitomani Yunanca muthos (efsane) ve Latince mania (delilik) kelimelerinin birleştirilmesinden meydana gelmiştir. Mitomani, psikiyatride pseudologia fantastica olarak da adlandırılmaktadır. Hastalık ilk kez 1891 yılında Alman Dr. Anton Delbrueck tarafından tanımlansa da günümüze kadar uzanan bu süreçte yeteri kadar araştırmalar yapılmamıştır.” dedi.
 
Mitomani ergenlikte başlıyor 
Mitomani ile beyaz yalanın birbirinden farklı olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Mitomani bazen kişilik bozuklukları ile karıştırılabilmektedir. Ancak kişilik bozukluklarının tersine mitomanik kişiler yalandan kazanç elde etmeyi düşünmezler. Kişilik bozuklukları çoğunlukla çocukluk çağında, mitomani ise ergenlikte başlar. Mitomanlarda kişilik bozukluklarında görülen yoğun duygusal iniş ve çıkışlar ve intihar eğilimleri görülmez.” dedi.
 
Konfabulasyon hastalığı ile de karıştırılabiliyor 
Mitomaninin “konfabulasyon hastalığı” ile karıştırılabildiğini ifade eden Solin Çekin, “Konfabulasyon masal anlatma ve gerçeği saptırmadır. Bu yönüyle birbirlerine çok benzerler. Konfabulasyonun mitomaniden farkı, organik nedenlerle bellekte oluşan boşlukların doldurulmaya çalışılmasıdır. İlk olarak alkol bağımlısı hastalarda tanımlanmıştır. Konfabulasyon Korsakoff sendromu, beyin travması yada ön beyin damarlarının yırtılması sonucu ortaya çıkabilir. Yani mitomaninin aksine organik bir temel vardır.” diye konuştu.
 
Hastalıklı yalanlar, sık sık söylenir
Mitomani hastalığının psikiyatrik hastalıklar sınıflandırmasında ayrı bir tanı olarak geçmediğini vurgulayan Solin Çekin, hastalıklı yalanların özelliklerini şöyle anlattı:
 
“Fakat takıntı bozuklukları, sınırda kişilik, madde bağımlılığı, dürtü kontrol problemleri, bipolar bozukluklar, narsistik kişilik bozukluğu ve dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu gibi bazı psikiyatrik hastalıkların bulgusu da olabilmektedir. Hastalıklı yalanlar, sık sık ve zorlantılı bir biçimde söylenen yalanlardır, bir çıkar sağlamak için söylenmezler ya da söylenmeleri için ortada görünür bir neden yoktur. Sürekli söylenirler ve bu yalanları söyleyenler, yalan söylediklerinin anlaşılacağından korkmazlar ve bu yalanları söyledikleri için de bir suçluluk duymazlar. Yaşamadığı bir olayı yaşamış gibi anlatmak, göstermediği bir başarıyı göstermiş gibi sunmak, gerçekte olmayan, ölümcül bir hastalığının olduğunu ileri sürmek ya da başkalarını etkilemek için, ünlü biriyle yakın tanışıklığının olduğunu söylemek, bunun için verilebilecek örneklerdendir.”
 
Detaylı öyküler anlatabilirler 
Mitoman kişileri ayırt etmenin her zaman kolay olmadığını ifade eden Çekin, “Çoğu zaman kişide kuşku uyandıracak kadar sıradışı ya da gerçek olamayacak kurgular olduklarını hissetsek de bunlar öyle kolay anlaşılamaz. Anlamak için bazı ipuçları vardır. Genellikle bu kişiler, kendilerini kahraman gösteren birtakım başarılardan bahsederlerken bazı zamanlarda ise kendilerine acınılması adına mağdur rolünde oldukları olaylar anlatabilirler. Anlatılan öyküler çok detaylı ve geniş yelpazede olur. Öykü içerisinde sorulan sorulara çok hızlı ve büyük özenle yanıt verirler ancak verdikleri yanıtlar çoğu kez belirsizdir ve sorulan soruya verilecek doğru yanıttan çok uzaktır. Farklı zamanda aynı öykü sorulduğu zaman daha değişik bir kurgu ile anlatım yaparlar ve bu yalanla yüzleştirildiklerinde yadsıma eğiliminde olurlar. Bunun sonucunda ani bir şekilde öfkelenip bu durumda da uğradıkları suçlama karşısında mağdur rolüne girebilirler.” dedi.
 
Yalan söyledikten sonra rahatlarlar
Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, sağlıklı bireylerin bir sebeple beyaz yalan söyleyip daha çok durumu kurtarmaya çalışırken; mitomanların psikolojik olarak ihtiyaç halini alan yalan söylemeye karşı yoğun bir istek duyup yalan söyledikten sonra rahatlama hissettiklerini söyledi. Çekin, bu durumun da aslında aralarındaki ince çizgi olduğunu vurguladı.
 
Düşük öz benlik saygısı ve güvensizlik temel sebep
Mitomaninin temelinde bireydeki düşük öz benlik saygısı ve kendine güvensizlik yattığını kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Bu eksiklikleri birey yalan söyleyerek doldurmaya çalışır. Mitoman kişilerin birçoğunda inişli çıkışlı aile yaşamlarının olduğu tespit edilmiştir. Mitomani hastalarında sahte benlik duygusu, gerçek benliği sahte benlikten korumak için idealizasyon benzeri savunma mekanizmalarını kullanır. Mitomania hastalığının ileri evresi nevroz ve psikozdur.” uyarısında bulundu.
 
20-25 yaşlarında tanı konuyor 
Mitoman kişilerde yapılan birtakım çalışmaların sonucunda EEG bozuklukları veya epilepsi, aile içi psikiyatrik hastalık yatkınlığı ya da geçirilmiş kafa travması olduğunun dikkat çektiğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Mitomani hastalığı çoğunlukla kişilik gelişiminin hız kazandığı ergenlik dönemlerinde başlar ve tanı genellikle 20-25 yaşlarda konur.” dedi.
 
Tedaviye ikna edilmeli
Mitomani tedavisinin genellikle psikoterapi ile bir psikolog eşliğinde yürütüldüğünü ve kişinin psikiyatrik muayenesi sonucuna göre ilaç tedavisinin de başlanabildiğini ifade eden Solin Çekin, sözlerini şöyle tamamladı:
“Elbette ki tedavi ve terapi sürecinde mitomani kişinin yüzüne yalancı olduğunu vurgulamaktan ziyade hasta olduğu konusunda farkındalık kazandırılması gerekmektedir. Farkındalık ve zarar algısı çalışmaları esnasında ise sakinliği korumak oldukça önemlidir. Ardından hastalığını kabul eden mitomanın durumuna göre bir tedavi yöntemi belirlemekte ve sürece başlamaktadır. Çoğunlukla psikoterapi uygulanan bu hastalarda, daha ilk seansın sonunda bile büyük değişimler görülebilmektedir. Gerçek dışı bir değerlendirme ve kurgulama sürecine sahip olması ile birlikte tedavisi oldukça önemli olan mitomani hastalığı tedavi edilmediği takdirde ileri derecede kişilik bozukluklarına sebep olabilmektedir. Dolayısıyla hastanın tedavi konusunda ikna edilmesi ve en kısa süre içerisinde tedaviye ve terapilere başlaması büyük önem arz etmektedir.”
 
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/mitomani-mi-beyaz-yalan-mi.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/12/mitomani-mi-beyaz-yalan-mi_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/mitomani-mi-beyaz-yalan-mi/4609/</link>
			<pubDate>Mon, 05 Dec 2022 22:38:06 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Hareket bozukluklarına &apos;beyin pili&#39; tedavisi!</title>
			<description><![CDATA[Beynin hareket ilgili özelleşmiş merkezlerindeki bazı hücrelerde  oluşan hasarlar veya bu kontrolün gerçekleşmesinde görev alan nörotransmitter adlı iletiyi sağlayan maddelerin yetersiz üretimi sonucunda kişiler hareket kabiliyeti ile kontrolünü yitirebiliyor. Bu hasarların yol açtığı nörolojik hastalıkların tedavisinde başvurulan cerrahi yöntemlerden ‘beyin pili’, sağladığı önemli avantajlarla günümüzde ön plana çıkıyor. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Halk arasında ‘beyin pili’ olarak adlandırılan ‘derin beyin stimülasyonu’ nörolojik sistemde ortaya çıkan birtakım hastalıkların tedavisinde kullanılan bir yöntem. Acıbadem International Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Sabri Aydın,  ülkemizde kullanımı giderek  yaygınlaşan beyin pilinin günümüzde ilaç tedavisine  dirençli olan  veya ilacın yan etkisi nedeniyle ilaç kullanamayan, başta Parkinson  hastaları olmak üzere pek çok hastalıkta başarıyla uygulandığına dikkat çekerek, “Bu yöntemle Parkinson hastalığının yanı sıra ellerde, ayaklarda, başta veya seste titremeyle seyredebilen esansiyel tremor (titreme hastalığı) ve istemsiz kasılma hareketleriyle seyredebilen distoni hastalığında oldukça yüz güldüren sonuçlar alınıyor. Beyin pili semptomların birçoğunu düzelttiği için hastaların günlük işlerini yardıma ihtiyaç duymadan yapabilmelerine imkan sağlıyor. Böylelikle hastaların günlük yaşam konforu belirgin şekilde yükseliyor” diyor.  
Beyin pilinin etki mekanizması nedir? 
Beyin pili ameliyatında, beynin orta kısmında yer alan ‘beyin çekirdeklerine’ ince kablolar yerleştiriliyor, ardından bu sistem göğüs ya da karın bölgesine konulan bir pil aracılığıyla sürekli elektrik uyarısı veriliyor. Böylece hastalık nedeniyle hasar görmüş olan sinir hücreleri yeniden düzene giriyor ve hastalığın yol açtığı belirtiler kayboluyor.  

Hangi hastalıklarda etkili oluyor?  
Parkinson hastaları bu yöntemle titreme, yürüyememe ve konuşamama gibi sorunlardan kurtulabiliyor ve normal bir yaşam sürebiliyorlar. Beyin pili parkinson hastalığının ana semptomları olan titremede yüzde 80, hareketsizlik ile kasılmada yüzde 70 ve yürümede  yüzde 50 oranında iyilik sağlıyor. Beyin pili yöntemiyle distoni olarak adlandırılan ve beyin tarafından iletilen sinyalin yanlış gönderilmesi nedeniyle istemsiz gelişen kas spazmlarında da yaklaşık yüzde 60-70 iyilik hali bekleniyor. Prof. Dr. Sabri Aydın, “Distonide esas amaç, kendi ihtiyaçlarını karşılamasını sağlayarak hastayı bağımsız hale  getirebilmek ve günlük yaşantısını bozan istemsiz hareket ile kasılmaları azaltıp,  hayat ergonomisini düzeltmektir” diyor. Bu yöntemle Tourette Sendromu’nda motor tiklerde yüzde 70 azalma bekleniyor. Verbal tiklerde bu azalma yüzde 30’larda oluyor. Esansiyel tremorda (ailesel geçişli- hareket ile aktive olan) ise  ameliyat sonrası başarı yüzde 80 gibi oldukça yüksek bir oranda görülüyor. Prof. Dr. Sabri Aydın, Multipl Skleroz’a bağlı titremelerde bu oranın daha düşük olduğunu vurgulayarak, “Tedavilere dirençli ağrı sendromlarında ise yüzde 50 civarında başarı bekleniyor” bilgisini veriyor.  

Ameliyat öncesinde yapılan hazırlıklar neler? 
Ameliyat için hasta bir gün öncesinden hastaneye yatırılıyor. Gerekli kan tetkikleri ve konsültasyonların yanı sıra özel bir beyin MR’ı çekiliyor.  

Beyin pili ameliyatı nasıl uygulanıyor? 
Ertesi sabah iki aşamalı olan ameliyatın ilk aşaması başlıyor. Lokal anestezi veya seçilmiş hastalarda genel anestezi altında, streotaktik çerçeve denilen başlık, hastanın kafa kemiğine tutturuluyor. Ardından hastanın beyin tomografisi çekilip, görüntüler önceki gün çekilen MR ile üst üste bindiriliyor. Bu şekilde hedef çekirdek haritalandırılıyor ve koordinatlar alınıyor. Daha sonra, hastanın başının ön-üst bölümüne sağlı sollu 2 delik açılıyor. Bu sırada hasta herhangi bir acı hissetmiyor. Daha önce belirlenen streotaktik değerler çerçeveye  giriliyor ve kıldan daha ince, özel sensörlü elektrodlar ile çekirdek, milimetrenin onda biri aralıklarla taranıyor. Prof. Dr. Sabri Aydın, bu işlemle en iyi hücre elektriksel aktivitesinin olduğu yerin belirlendiğini belirterek, şöyle devam ediyor: “Bir başka deyişle, mikrolek elektrod kayıt sistemi ile çekirdeğin haritası çıkarılıyor ve belirlenen bölgeye elektrik veriliyor. Ardından hastanın var olan semptomlarındaki düzelme ile yan etkiler gözleniyor. Cevabın en iyi olduğu yere kalıcı elektrod takılıyor ve sabitleniyor. Bu işlem her iki tarafa da yapılıyor. Ameliyat bölgesi kapatılıp, başlık çıkarılıyor ve hasta genel anesteziyle uyutularak ikinci aşamaya geçiliyor. İlk ameliyatta takılan kalıcı elektrodlar kulak arkasında bir uzatma kablosuyla birleştiriliyor ve köprücük kemiğinin altına yapılan bir cebe konulan pile bağlanıyor. Sistemin elektriksel olarak çalıştığı kontrol edilip ameliyata son veriliyor.
 
Hasta ameliyat sonrasında ne zaman taburcu oluyor? 
Ağrılı bir ameliyat olmadığı için hastalar birkaç saat içinde mobilize olabiliyorlar. Ameliyatın ardından 2. günün sonunda taburcu ediliyorlar. Pil bir hafta sonra açılırken, pilin ayarı ise yaklaşık bir ayda oturuyor.

Riskli bir yöntem mi? 
İyi seçilmiş, hastalığın uzman hekimi tarafından refere edilen ve psikometrik testlerinde sorun olmayan hastalarda oldukça başarılı sonuçlar alınıyor. Enfeksiyon ve kanama gibi riskler, diğer beyin ameliyatlarına göre oldukça düşük düzeyde seyrediyor.
   
Beyin pilinin ömrü nedir? 
Beyin pili, şarj edilen ve edilmeyen olmak üzere iki gruba ayrılıyor. Şarj edilebilir olanları 5 cm uzunluğunda ve 1 cm kalınlığında, sarj edilemeyenler ise 7 cm uzunluğunda ve 1 cm kalınlığında oluyor. Şarj edilemeyen pilin ömrü, hastalığa ve kullanılan voltaja göre 3-5 yıl arasında değişiklik gösteriyor. Ameliyat sonrasında pil değişimi gerektiğinde günü birlik bir ameliyatla değiştiriliyor. Şarj edilebilen pillerin ömrü de 25 sene oluyor. Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Sabri Aydın, beyin pilinin kullanımına göre haftada 2–3 kez şarj edilmesi gerektiğini belirterek, “Şarj sisteminin kullanımı kolaydır. Takılan bir kemer içerisine yerleştiriliyor ve manyetik olarak sarj oluyor. Hasta elektriğe bağlı olmuyor ve aynı anda günlük işlerini de yapabiliyor” diye konuşuyor.  

Beyin pili ameliyatının sağladığı avantajlar neler? 
Beyin pili, hastaya sağladığı önemli faydalar nedeniyle gün geçtikçe daha yaygın kullanılan bir yöntem oldu. Prof. Dr. Sabri Aydın, beyin plinin sağladığı avantajları şöyle sıralıyor: “Yöntem beyin ile diğer dokulara zarar vermiyor ve kalıcı hasar bırakmıyor. Sistem istenildiği zaman tümüyle kapatılabiliyor. İhtiyaç halinde, ayarlar, uzaktan kumandayla yeniden düzenleniyor. Hastalık ilerlese dahi, bu kumanda aracılığıyla verilen akımın değerleri değiştirilerek hastalığın yeni semptomlarıyla mücadele edilebiliyor. Şarjlı pillerin ömrü 15-20 yıla kadar uzayabilirken, şarjsız pillerde de ömrün tükenmesi halinde çok küçük bir kesi ve lokal anestezi ile pil kolayca değiştirilebiliyor” 
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/hareket-bozukluklarina-beyin-pili-tedavisi.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/hareket-bozukluklarina-beyin-pili-tedavisi_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/hareket-bozukluklarina-beyin-pili-tedavisi/4590/</link>
			<pubDate>Wed, 30 Nov 2022 09:56:08 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Prof. Dr. Özkaya: Ne grip ne covid. Süper enfeksiyon</title>
			<description><![CDATA[Son günlerde artan ve çok sayıda kişiyi etkisi altına alan grip ve zatürre vakalarıyla hastaneler taşıyor. Altınbaş Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Şevket Özkaya, şu anda toplumumuzda görülen virüsün klinik olarak ayır edilmesinin zor olduğunu söyledi. Şu an yatağa düşürecek kadar hasta etmeyen ama iş ortamında veya evde ayakta durdukça yoran bu hastalığın ne gribe ne covide uyduğunu, süper enfeksiyon olarak tanımlanabileceğini kaydetti.]]></description>
		    <news><![CDATA[Bu salgın grip mi, yoksa covid mi, nasıl anlayacağız?
Prof. Dr. Şevket Özkaya, bunu klinik olarak ayırt etmenin çok zor olduğunu söyleyerek, laboratuvar olarak da covid testlerinin büyük kısmının negatif geldiğini belirtti. Yani covid testlerinin negatif olmasının, covid olmadığımızı göstermediğine dikkati çeken Prof. DR. Şevket Özkaya şöyle devam etti. “Klinik olarak; Grip virüsü normalde 2 veya 3 gün sürer ve bulaştırıcılığı bir iki günde biterdi.  Ama şimdi evde biri hasta oluyor ve 1 hafta 10 gün içinde tüm ev hastalanıyor ve günlerce sürüyor. Artık 3 yıldır hepimizde subklinik dediğimiz bir virüs yükü oluştu. Covid salgını öncesi bizi hasta etmeyecek düzeyde aldığımız grip ve solunum yollarımızı etkileyen virüsler, artık bizi daha kolay hasta etmeye başladı. Yani hastalığa yakalanma eşik değerimizi düşürdü. O yüzden uzadıkça uzuyor bu durum” değerlendirmesi yaptı.

“Süper enfeksiyon”da bağışıklık sisteminin önemi nedir? Bu virüse karşı bağışıklık sistemimizi nasıl güçlendireceğiz?
Covid 19’un diğer virüslere karşı bağışıklığımızı da olumsuz etkilediğine değinen Prof. Dr. Şevket Özkaya, “Bağışıklık sistemimizi ele geçirmiş durumda. Çünkü 2 yıl, çok izole bir hayat sürdük. Maske ve temizliğe o kadar özen gösterdik ki 3 yılda vücudumuz mikroplarla savaşma yetisini unuttu. Bundan sonra alacağımız en akılcı önlem; kendinizi halsiz hissettiğinizde, eklem ağrıları ve ateş şikayetleriniz olduğunda 2 gün dinlenmek ve kendinizi izole etmek” diye konuştu.
Prof. Dr. Şevket Özkaya, salgının başında bağışıklık sistemini güçlendirmek için D vitamini başta olmak üzere vitamin tüketim çılgınlığı yaşandığını ancak bunun virüse hiçbir faydasının olmadığını hatırlattı.  Normal beslenme, bol sıvı ve günlük yeterli meyve ve sebze tüketiminin yeterli olduğunu ifade etti. Ekstra bağışıklık sistemini güçlendirecek bir şey kullanmaya gerek olmadığını, bu hastalıkta temel olan vücudu yormadan, mümkün olduğunca dinlenmek olduğunun altını çizdi.

“Süper enfeksiyon”a yakalanan bir çocuk ve yetişkinde tedavi nasıl olmalı?
Prof. Dr. Şevket Özkaya’ya göre çocuklar bu hastalıkta bir nebze de olsa daha şanslı. “Ateş, kusma ve halsizlik 3 gün sürüyor.  Ciğerlerine inmesi halinde öksürük ve hırıltılı başlıyor. Çocuklarda bu şikayetler üzücü elbette ama ciddi bir hastalık oluşturmuyor.” dedi.  Çocuklarda şu an bronşit ve astımın yaygın olarak görüldüğünü söyledi. Çocukların ne hissettiklerini tam olarak ifade edemedikleri için doktor tedavisinin şart olduğu belirtti. Esas sorunu anne babaların yaşadığına ifade eden Özkaya, “Hem şikayetler çok uzuyor hem de ev ve iş kalitesini etkiliyor. Ama neyse ki ciddi akciğer tutulumu artık eskisi gibi değil.” şeklinde konuştu.

“Süper enfeksiyon” dan nasıl korunacağız? Maske - mesafe - hijyen kuralları geri gelmeli mi sizce?
Prof. Dr. Özkaya, maskeye geri dönme zamanının geldiğine işaret ederek, bu kış temel korumanın maske ve mesafe olduğunu anlattı. Evde takmaya gerek olmasa da toplu yerlerde ve özellikle toplu taşımada mutlaka maske takılmasını önerdi. Özkaya, “Ayrıca grip aşısını da 65 yaş üstü ve kronik hastalığı olan ve risk altındaki sağlık çalışanlarına öneriyoruz.” diyerek sözlerini tamamladı.



 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/prof-dr-ozkaya-ne-grip-ne-covid-super-enfeksiyon.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/prof-dr-ozkaya-ne-grip-ne-covid-super-enfeksiyon_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/prof-dr-ozkaya-ne-grip-ne-covid-super-enfeksiyon/4588/</link>
			<pubDate>Wed, 23 Nov 2022 15:39:38 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Besin alerjisinde çapraz bulaşmaya dikkat!</title>
			<description><![CDATA[Son dönemde yıldızı parlayan sıcak hava fritözleri gibi yeni nesil pişirme cihazları, besin alerjilerini tetikleyip tetiklemeyeceği konusunda uzmanları harekete geçirdi. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Henüz yapılmış bilimsel bir çalışma olmadığını belirten Türkiye Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Uzm. Dr. Velat Çelik, daha önce cihazda alerjen bir besin pişirilmiş ise o besine alerjisi olan bireyde alerjik reaksiyona yol açabileceğini, bu nedenle eğer evde besin alerjisi olan biri varsa ona ayrı bir sıcak hava fritözünde yemek hazırlanması ya da tamamen kullanmaktan kaçınılması gerektiğine dikkat çekti.

Sıcak hava fritözleri son yıllarda yıldızı parlayan en popüler pişirme yöntemlerinden biri. Sıcak hava fritözleri, sıcak hava üfleyerek sıcak havanın yiyeceklerin etrafında yüksek hızda dolaşmasını sağlıyor ve yiyecekleri bu yöntemle pişiriyor. Bu yöntem ile hem %80 daha az yağ kullanılıyor hem de geleneksel yağda kızartmalar kadar gevrek ve lezzetli yiyecekler elde edilebiliyor. Üstelik yiyecekler, geleneksel yağda kızartmaya göre daha az kalori ve daha az akrilamid gibi sağlığa zararlı kimyasallara maruz kalıyor. Peki tüm özellikleriyle daha sağlıklı oldukları iddia edilen yeni nesil pişiriciler besin alerjilerini tetikler mi? Besinler üzerindeki etkileri neler? Besin alerjisi olan biri yeni nesil pişirme yöntemlerinden olan sıcak hava fritözlerini kullanabilir mi? İşte yanıtları…

Çapraz bulaşmaya dikkat!

Sıcak hava fritözleri sıcak hava akımının içine konulan besini pişirirken, besindeki alerjenleri cihazın temizlenmesi zor yerlerine kadar yayabileceğini ifade edenTürkiye Ulusal Alerji ve Klinik İmmünoloji Derneği Üyesi Uzm. Dr. Velat Çelik, sonraki pişirmede alerjen içermeyen besin kullanılsa bile, önceki besinden kalan alerjenin yeni besine bulaşabileceğini ve bu besin yenildiğinde reaksiyon oluşturabileceğini söyledi. Bunu bir örnekle açıklayan Uzm. Dr. Velat Çelik, “Balık alerjiniz olduğunu ve birisinin daha önce sıcak hava fritözünün içinde balık kızarttığını düşünün. Balık alerjenleri fritözün temizlenmesi zor bölgelerine yayılmış olabilir ve sonraki pişirmede bu alerjenlerin yemeğe bulaşması, alerjik reaksiyona yol açabilir. Evde besin alerjisi olan biri varsa, bu cihaz dikkatli kullanılmalıdır” diye konuştu.

Fırınlanmış besini tolere edenler sıcak hava fritözlerini kullanabilir mi?

Bazı besinlerin ısındıkça alerjenik özelliği azalırken bazılarının alerjiye yol açma potansiyeli olduğunu ifade eden Çelik, “Örneğin süt alerjisi olan bir çocuk bazen geleneksel fırınlarda pişirilmiş sütlü keki sorunsuz tüketebilir. Ya da oral alerji sendromu teşhisi olan bir erişkin çiğ elma ile reaksiyon yaşarken mikrodalgada işlem görmüş elmayı sorunsuz tüketebilir. Bu işlemler için standardize edilmiş tarifler, sıcaklık ve işlem süreleri belirlenmiştir ve alerji hekimi uygun görürse uygulanır. Ancak sıcak hava fritözleri ile bir besinin alerjiye yol açma potansiyelini azaltmak için hangi ısıda ve ne kadar süre işlem görmesi gerektiği net olarak belli değildir. Bu konuda çalışmalar yapılana kadar fırınlanmış/ısıtılmış besinleri tolere eden bireylerin bu cihazlarla besinleri hazırlaması önerilmemektedir” dedi.

Besin alerjisi olan bireyler bu cihazı kullanırken dikkatli olmalı!

Yeni nesil pişirme cihazlarının yeterince temizlenmediğinde dumana ve kokuya sebep olabileceğini belirten Çelik, bu koku ve duman, astımlı hastalarda nefes darlığına ve diğer solunum şikayetlerine yol açabilir. Sonuç olarak, sıcak hava fritözlerinin alerjik hastalıklarda kullanımı hakkında yeterli bilgi yok. Besin alerjisi olan bireyler bu cihazı kullanırken dikkatli olmalı ve şiddetli besin alerjisi olanların ortak cihaz kullanmaktan kaçınmalı. Ya da kendilerine özel bir fritöz kullanmaları daha güvenli olacaktır” diye konuştu.

 

 
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/besin-alerjisinde-capraz-bulasmaya-dikkat.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/besin-alerjisinde-capraz-bulasmaya-dikkat_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/besin-alerjisinde-capraz-bulasmaya-dikkat/4582/</link>
			<pubDate>Sun, 20 Nov 2022 15:17:58 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Tükenmişlik sendromu, sessiz istifaya yol açabiliyor</title>
			<description><![CDATA[Yoğun iş temposu nedeniyle özel yaşamlarına yeterli derecede zaman ayıramadığını düşünen çalışanlar tarafından benimsenen “sessiz istifa” kavramı iş hayatında bir süredir konuşuluyor. Sessiz istifada kişinin tükenmişlik sendromu ve değersizlik hissi yaşadığını ifade eden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, kişinin görev tanımı dışındaki ek sorumlulukları reddettiğine dikkat çekiyor. Solin Çekin’e göre sessiz istifa, çalışanlar ve yöneticiler arasında kurulacak doğru iletişimle aşılabilir.]]></description>
		    <news><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, son günlerde özellikle iş hayatında çok konuşulan “sessiz istifa” ve nedenlerine ilişkin değerlendirmede bulundu. Solin Çekin, iş dünyasında pandemi ile başlayan “büyük istifa” dalgası sonrasında “sessiz istifa” kavramının gündemde olduğunu söyledi.
 
Kendini koru, maaşın kadar çalış 
Pandemi döneminde evden çalışma düzeninin yerleşmesinin birçok kişide çalışmış olduğu kuruma dair ‘aidiyet’ duygusunun azalmasına sebep olduğunu kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Bununla birlikte özellikle iş sebebi ile sosyal hayatlarını yaşayamayan genç çalışanlar ve uzun süredir yoğun tempoyla çalışan bireyler arasında yaygınlaşmaya başlayan sessiz istifa dalgası, ‘kendine zaman ayır, yeteri kadar çalış’ ya da ‘kendini koru, maaşın kadar çalış’ ilkelerini benimsemektedir.” dedi.
 
Ek sorumluluklar reddediliyor
Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Quiet Quitting” olarak bilinen ve Türkçe’ye “Sessiz istifa” olarak çevrilen bu terimin ilk olarak genç bir Tik-Tok kullanıcısının bu terimi bir video ile duyurup, 3,5 milyondan fazla izleyiciyle buluşturması ile gündeme geldiğini söyledi. Çekin, “’Çalışan kişinin işi gereği yapması gereken minimum çalışma düzeyinden daha fazla çalışmaması’ olarak tanımlanan sessiz istifa, her ne kadar bir kişinin iş hayatını sonlandırması gibi görünse de aslında kişinin görev tanımı dışındaki ek sorumlulukları reddetmesi olarak gerçekleşmektedir.” diye konuştu.
 
Tükenmişlik hissi yaşanıyor
Yapılan araştırmalara göre, ülkemizde her dört kişiden birinin sessiz istifa sürecinde olduğunu kaydeden Solin Çekin, şunları söyledi:
 
“İş hayatındaki bu koşuşturma ve mücadele kültürünün yanı sıra özellikle genç yaştaki çalışanlar, kariyerlerinde hızla ilerlemek isterken ‘emeklerinin karşılığının alınamayacak olması’, ‘sosyo-ekonomik olarak refaha eremeyecek olma kaygısı’, ‘tükenmişlik hissi’, ‘işinden umudu kesme’, ‘iş yerinde hak ettiği değeri görememek’ ya da ‘önceliği kendine verme düşünceleri’ sebebi ile Türkiye’de her dört kişiden biri kendisini sessiz istifa sürecinde; her iki kişiden biri de kendisini bu sürece yatkın görmektedir. Maaşlarda yapılan iyileştirme çalışmaları, primler yahut terfi alabilmek amacı ile ‘normalin üstü’ yapılan çalışmalar birçok birey için artık bir anlam taşımamaktadır. Bu çabanın kazanılacak ek hak edişlere değmeyecek düşüncesi, kişilerin iş ve sosyal hayatları ile ilgili birçok sorgulama yapmalarına sebep olmaktadır.” 
 
Çalışanların yüzde 24’ü sessiz istifa süreci yaşıyor 
Bir insan kaynakları danışmanlığı firmasının yaklaşık bin kişi üzerinde çevrimiçi yaptığı araştırmanın sonuçlarına değinen Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Türkiye’de de çalışanların yüzde 24’ü şu an sessiz istifa sürecini yaşıyor, yüzde 46,7'si ise bu kavrama yatkın. Yine aynı çalışma içerisinde gençlerin yüzde 15’i ‘Bu yaklaşıma yatkın değilim’ derken, bu kavramın ne anlama geldiğini bilmiyorum diyenlerin oranı 14,3’te kaldı.” dedi.
 
Maaşların iyileştirilmesi ve değer görmek sessiz istifadan vazgeçirebilir 
Youthall isimli dijital insan kaynakları danışmanlığının uygulamış olduğu çevrimiçi araştırmanın sonuçlarını içeren Sessiz İstifa Raporu’nda Türkiye’de bireyi sessiz istifa sürecine sürükleyen başlıca nedenlere yer verildiğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “İş ve sosyal hayattaki dengesizlikler, özel hayata vakit ayıramamanın yanı sıra hak edilenin altında maaş alınması da önemli bir tetikleyici arasına girmiştir. Çalışanlar yan hakların/primlerin ve maaş politikalarının iyileştirilmesi, yöneticileri tarafından değer görmeleri durumunda sessiz istifadan vazgeçmeye sıcak bakıyorlar.” dedi.
 
Çalışanlardaki değişiklikler gözlemlenmeli
Sağlıklı bir çalışma süreci için yöneticinin de ‘sessiz istifa’ sürecinde olan çalışanlarını analiz etmesinin gerektiğini kaydeden Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Bu dalga içerisinde olan çalışanlar nasıl analiz edilecek ya da nasıl anlaşılacak kısmında ise dikkat edilmesi gereken bazı noktalar yer almaktadır. Çalışanlarda meydana gelen toplantılara karşı isteksizlik, işe geç gelme ya da erken ayrılma, ekip çalışmalarına yatırımların azalması, aidiyet duygusunda azalma, motivasyonsuzluk, fazla sakinlik gibi belirtiler ‘sessiz dalga’ sürecini düşündürmelidir.” dedi.
 
Çalışanlar ve yöneticiler arasındaki iletişim önemli 
Bu durumun işverenler tarafından nasıl değerlendirilmesi gerektiğine de değinen Uzman Klinik Psikolog Solin Çekin, “Yöneticileri tarafından değer gören, motivasyonlarına önem verilen, performans değerlendirmeleri ya da çalışanlar için neyin değerli olup neyin olmadığının bilinmesi önemlidir. Memnuniyetleri  ölçümlenen, gerekirse açıkça ‘sessiz istifa’ hakkında açık açık konuşulan ve ilgili duruma göre aksiyon alınan kurumlarda çalışanlar, ‘mutlu ve motivasyonlu’ şekilde çalışma hayatlarına devam etmektedir. Bir nevi bu süreç yöneticiler ve çalışanlar arasında kurulan bağ ve iletişim ile ilgili ilerlemektedir.” diye konuştu.
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/tukenmislik-sendromu-sessiz-istifaya-yol-acabiliyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/tukenmislik-sendromu-sessiz-istifaya-yol-acabiliyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/tukenmislik-sendromu-sessiz-istifaya-yol-acabiliyor/4581/</link>
			<pubDate>Fri, 18 Nov 2022 16:27:25 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Prematüre bebekler hakkında merak edilenler </title>
			<description><![CDATA[Anne karnında 37. gebelik haftasını tamamlamadan doğan bebekler ‘prematüre bebekler’ olarak adlandırılıyor. Dünyada her yıl kabaca 140 milyon bebek doğuyor. Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre; bu bebeklerin 15 milyonu zamanından önce dünyaya ‘merhaba’ diyor. Türkiye’de de canlı doğan bebek sayısı 2020 verilerine göre; 1 milyon 112 bin 859 iken "prematüre bebek" oranı da yaklaşık yüzde 15 civarında oluyor. Diğer bir deyişle, ülkemizde her yıl yaklaşık 167 bin bebek "prematüre" doğuyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Yüreklere su serpen haber ise son 20 yılda, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de, neonatoloji (yeni doğan bebek bakımı) dalındaki gelişmeler sayesinde artık pek çok prematüre bebeğin yaşama oranlarında büyük artış görülmesi. Öyle ki 30 haftadan sonra doğan her 10 bebekten 8’inde uzun süreli sağlık veya gelişim sorunları, zamanında doğmuş bebeklere benzer seyrediyor. Ayrıca bundan 15 yıl önce 23-24 gebelik haftasında dünyaya gelen prematüre bebeklerin yaşam şansları hiç yok iken günümüzde 23 gebelik haftasında doğan bebeklerin bile üçte birinin ciddi problemler yaşamadan büyüdükleri görülüyor. 

Acıbadem Ataşehir Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Aydın, bebekler zamanından ne kadar erken doğarlarsa ve ağırlıkları ne kadar düşükse buna paralel olarak sağlık problemleri yaşama risklerinin de o kadar çok arttığına dikkat çekerek, “Prematüre bebekler dış dünyaya adapte olurken vaktinde doğmuş bebeklere göre çok daha  fazla zorlukla karşı karşıya kalırlar. Tıp dünyasındaki gelişmeler prematüre bebeklerdeki yaşama şansını büyük oranda artırsa da, erken doğumun önlenmesi için anne adaylarının rutin kontrollerini ve verilen tedaviyi asla aksatmamaları gerekiyor. Ayrıca prematüre bebeklerin evdeki bakımlarında bazı kurallara dikkat etmek yaşamsal öneme sahip oluyor.” diyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Aydın, prematüre bebekler hakkında en çok merak edilen 5 soruyu yanıtladı; önemli öneriler ve uyarılarda bulundu. 

Erken doğuma hangi faktörler yol açıyor?

Prematüre doğumların nedenini bilmek her zaman mümkün olmasa da, annenin hayatını tehdit edecek bir durum söz konusu olduğunda, sıklıkla erken doğumun tetiklendiği biliniyor. Annede gelişen enfeksiyonlar, rahimde kanama veya diğer problemler, ikiz veya üçüz gibi çoğul gebelikler, annede hamilelik sırasında gelişen diyabet, yüksek tansiyon, kalp ya da böbrek hastalıkları gibi problemlerin yanı sıra hamilelik sürecinde sigara içmek, alkol tüketmek, stres ve fiziksel travma yaşamak, erken doğumu tetikleyen faktörler arasında yer alıyor. 

Erken doğum riskinde nasıl bir yol izleniyor? 

Erken doğum tehdidi olan anne adaylarının çok yakın takip edilmeleri gerekiyor. Dr. Murat Aydın, annenin ve bebeğin sağlık durumlarını riske atmayacak şekilde hamileliği olabildiğince sürdürmenin son derece önemli olduğuna dikkat çekerek, “Çünkü anne karnında geçirilen ilave her bir gün, her hafta bebeğin hayatta kalma şansını arttırıyor. Dolayısıyla bu durumda yenidoğan uzmanı ve kadın doğum uzmanı süreci birlikte takip ediyor ve mümkünse ilaç ile cerrahi yöntemlerle erken doğum riskini azaltıyorlar. Eğer erken doğum kaçınılmazsa ise 23-35 gebelik haftası arasındaki anne adaylarına uygulanan steroid tedavisi, doğacak prematüre bebeğin solunum sıkıntısı ve beyin kanaması riskini azaltıyor, hayatta kalma şansını belirgin oranda artırıyor” diye konuşuyor. 

Prematüre bebeklerde hangi sağlık problemleri görülüyor? 

Prematüre bebekler zamanında doğmuş bebeklere göre hastalıklara karşı daha fazla risk altındalar. Uzman Dr. Murat Aydın, bebek ne kadar erken dünyaya gelmişse riskin de buna paralel olarak o kadar arttığına işaret ederek, “Ayrıca bebeğin doğum haftasından ve doğum tartısından bağımsız olarak ‘Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi’nde yatarken yaşadığı sorunlar da uzun dönem sonuçları çok etkiliyor. Respiratuvar Distres Sendromu, kronik akciğer hastalığı, prematüre retionopatisi, kafa içi kanamalar, sindirim sistemi problemleri, kalple ilgili problemler prematüre bebeklerde oldukça sık görülüyor. Uzun dönemde de görme ve işitme problemleri, öğrenme güçlüğü, konuşma problemleri ile serebral palsi gibi nörolojik problemler gelişebiliyor.” diyor. Dr. Murat Aydın, bu nedenle yüksek riskli prematüre bebeklerin yenidoğan uzmanı, nöroloji uzmanı, çocuk gelişim uzmanı, oftalmolog, odyolog, konuşma terapistleri ve fizyoterapistlerle beraber multidisipliner olarak izlenmeleri gerektiğini sözlerine ekliyor. 

Prematüre bebeklerde izlenen protokol nedir? 

Prematüre bebeklerin takip ve tedavileri için uluslararası rehberlerin, ülkemizin verileriyle ve imkanlarıyla birlikte değerlendirilerek oluşturulmuş, Türk Neonatoloji Derneği tanı ve tedavi protokolleri mevcut. Dr. Murat Aydın, prematüre bebeklerin tedavi ve takiplerinin bu protokollerden faydalanılarak yapılsa da her bebeğin farklı değerlendirildiğini belirterek, “Tıpta klasik olan ‘Hastalık yoktur, hasta vardır’ tabiri bizim prematüre bebeklerimiz için de geçerli. Önemli olan, bebeğin mümkünse yenidoğan hekiminin olduğu güvenli ellerde doğması ve büyümesidir” diyor. Her bebeğin hastaneden farklı sürelerde taburcu olduğunu hatırlatan Dr. Murat Aydın, şöyle devam ediyor: “Taburculuğun belli bir günü, haftası yoktur. Bebekler kendi kendine nefes alıp vermeye başladıklarında ve solunum sıkıntısı olmadığında, vücut ısısını koruduklarında, meme veya biberonla beslenebildiklerinde ve düzenli olarak kilo aldıklarında eve gitmeye hazırdırlar.”

Evdeki bakımlarında nelere dikkat etmeli? 

Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Aydın, prematüre bebeğinizin evdeki bakımında dikkat etmeniz gereken kuralları şöyle sıralıyor: 

	Bebeğinizin odası sessiz ve güneş alan bir ortamda olmalı. 
	Oda sıcaklığının 24-26° derecede olmasına dikkat edin.
	Gereksiz eşyalardan ve pelüş oyuncaklar gibi toz tutan materyallerden kaçının.
	Odanın zemininin yumuşak malzemeden kaplanmış olmasına özen gösterin.
	Halı kullanımı önerilmiyor. Eğer kullanacaksanız antialerjik ve ince bir halı tercih edin.
	Aydınlatma için bebeğin gözüne doğrudan gelmeyecek ve az ışık veren gece lambalarını tercih edin. 
	Standartlara uygun şekilde yapılmış, kurşunsuz ahşap boya kullanılmış, sabit parmaklığa sahip ve kenar aralıkları 8 cm’yi geçmeyen karyolaları tercih edin. 
	Ani Bebek Ölümü Sendromu’nu önlemek için yatağının yumuşak olmamasına ve karyola ile arasında boşluk kalmamasına özen gösterin. 
	Kenar yastıkları kullanmayın, zira bu tarz objeler Ani bebek Ölümü Sendromu’na neden olabiliyor. 
	Yastık kullanımı ilk bir yıl önerilmiyor. 
	Bebeğinizi yakından izleyebilmek için ilk bir yıl aynı odada kalmaya özen gösterin.
	Pamuklu ve terletmeyen kıyafetleri tercih edin, tüylü ve kalın kıyafetler giydirmeyin.
	Giysileri aldıktan sonra bebekler için uygun olan sabun tozu veya bebek deterjanıyla yıkayın. 
	Enfeksiyöz ve alerjen ajanların engellenmesi için ütülenmeden hiçbir giysi giydirmeyin. 
	Bebeğiniz evde üşümemeli ve terlememeli. Evde ısı stabilitesini sağlayacak şekilde giydirin. 

 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/premature-bebekler-hakkinda-merak-edilenler.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/premature-bebekler-hakkinda-merak-edilenler_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/premature-bebekler-hakkinda-merak-edilenler/4572/</link>
			<pubDate>Tue, 15 Nov 2022 16:14:09 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>  Teknoloji kullanımından neden zevk alıyoruz?</title>
			<description><![CDATA[Dijital bağımlılığın aslında teknolojinin problemli kullanımı olduğunu söyleyen Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, beklenmeyen ödüllerin beyni en çok uyardığını, yeni teknolojiler ve dijital medyanın insan beyninin bu özelliğini çok yoğun şekilde kullandığını söyledi. “Akıllı telefonu açıyorsun ve istediğin her an her yerde beynine ödül veriyorsun” diyen Tarhan, “Bunların hepsi davranışsal bağımlılıktır. Beynin ödül ve ceza sistemi bozuluyor yani beyin ödüle doymuyor” dedi.]]></description>
		    <news><![CDATA[
	
		
			
			
				
					
						
						
							
								
									
									 

									Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, teknolojik bağımlılık, nedenleri ve baş etme yöntemlerine ilişkin değerlendirmede bulundu. Dijital bağımlılığın aslında teknolojinin problemli kullanımı olduğunu söyleyen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Yeni dijital teknolojilerin problemli kullanımı bir müddet devam ettiği zaman daha sonra dijital bağımlılığa dönüşüyor. Fakat bağımlılığa dönüşmeden önce uzun yıllar problemli, sorunlu ve hatalı kullanım yani kötüye kullanım var. Bunun arkasından bağımlılık şekline dönüşüyor” dedi.

									Beklenmeyen ödüller beyni en çok uyarıyor

									Teknolojiyi aşırı yanlış ve bilinçsiz kullanmanın nedenlerine değinen Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Genellikle gençler için bu çok çekici bir şey. Kolay ulaşılabilir ve elverişli bir kullanıma sahip. Özellikle insan ilişkilerine çok hız kazandırıyor. Kişi kendi güvenli ortamında ama çok güvensiz bir şekilde her şeye girebiliyor. Bu teknolojiler merak ve hayret duygusuna hitap ediyor. İnsandaki merak ve hayret duygusu da ödül ve ceza sistemi ile ilgili. İnsanın beyninde ödül uyandıran şey, beklenen ödüller değil, beklenmeyen ödüller. Beklenmeyen ödüller beyni en çok uyarıyor. Beklenen ödüller beklenmeyenler kadar haz vermez. Madde ve davranışsal bağımlılıklarda da benzer durum vardır. Merak ve hayret duygusu beynin ödül merkezini harekete geçirir. Mesela film izlerken de olur. Bir saat boyunca katili bulmaya çalışırsın bakmışsın 1-2 saat geçmiş. Tıpkı bunun gibi… Beynin haz ve ödül alanı müthiş bir şekilde coşuyor.” dedi.

									Bağımlılık, ödül yetmezliği sendromu olarak adlandırılıyor

									Yeni teknolojiler ve dijital medyanın insan beyninin bu özelliğini çok yoğun şekilde kullandığını ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Daha önceleri haftada bir kez sinemaya gidersek bir veya iki defa yaşanabilecek şimdi bu durum her gün hatta her an oluyor.  Akıllı telefonu açıyorsun ve istediğin her an her yerde beynine ödül veriyorsun. Bunların hepsi davranışsal bağımlılıktır. Beynin ödül ve ceza sistemi bozuluyor. Bağımlılıklara genel olarak artık ödül yetmezliği sendromu deniyor yani beyin ödüle doymuyor. Böyle durumlarda kokain de aynı şeyi yapıyor, bilgisayar oyunları da aynı şeyi yapıyor, filmler de aynı etkiyi yapıyor.” diye konuştu. 

									Bağımlılıkta teknoloji kişiyi kullanıyor

									Bireyin teknolojiyi yönetmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Teknoloji kişiyi yönetirse kişinin hayatı mahvoluyor. Zaman yönetimi diye bir şey kalmıyor kişide ama kişi teknolojiyi yönetirse ona hâkim oluyor.  Burada önemli soru şu: Teknoloji mi bizi kullanacak, yoksa biz mi teknolojiyi kullanacağız? Şu anda kötüye kullanım ve bağımlılık olan kişilerde teknoloji bu insanları kullanıyor yani teknoloji özne, bağımlı olan insanlar nesne. O yüzden biz öznesi olmaya çalışacağız. Yönetilen değil, yöneten olacağız.” dedi.

									Akıllı telefona en bağımlı ülkeyiz

									Teknoloji kullanımı konusunda dünya çapında araştırmalar da yapıldığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, bu araştırmalarda Türkiye’nin teknoloji kullanımında ilk sıralarda yer aldığını söyledi. Global bir şirket tarafından aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 30 ülkede 53 binden kişinin katıldığı bir mobil kullanıcı araştırması yapıldığını ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Bu araştırmada akıllı telefona en bağımlı ülke Türkiye çıkıyor. Avrupa’da ortalama günde 48 kez defa akıllı telefona bakılırken Türkiye’de ise ortalama 78 kez akıllı telefona bakılıyor. Yani yüzde 80 daha fazla. Gece yatarken telefona bakma oranı Avrupa’da yüzde 40 iken Türkiye’de bu oran yüzde 85.” dedi.

									Madde bağımlılığıyla pek çok yönden benzerlikleri var

									Teknoloji bağımlılığının madde bağımlılığına pek çok yönüyle benzerlik taşıdığını kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Madde bağımlılığında geçen kriterlerin hepsi burada geçerli. Madde bağımlılığında ne vardır? Kişinin internete uzak kaldığı zaman yoksunluk hissetmesi ve krize girecek kadar yoksunluk belirtileri göstermesi vardır. Kimi zaman kişilerde internete bağlı olamamanın ortaya çıkardığı stres ve kaygı oluyor. Kişi sinirleniyor demek ki burada bağımlılık başlamıştır. Bir de planlanandan daha uzun süre kullanım varsa bu da bir bağımlılık kriteridir. Örneğin 15 dakika bakacağını düşünüyorsun bir bakmışsın çok uzun bir zaman geçmiş. Bu durum günlük yaşam aktiviteni bozarsa, gündelik yapılacak işlerini aksatırsa, erteleme ve ötelemeye doğru giderse bağımlılık sınırları içerisine giriyor. Bir de tolerans geliştirme oluyor. Diyelim ihtiyacın 3 saat ama gittikçe bunu 4-5-6 şeklinde uzatıyorsun yani gittikçe dozu artıyor. Tehlikeli ve zararlı kullanım var. Okulunu aksatıyor. Literatürde modem bağlantısını kestiği için ebeveynini şikâyet eden kişiler var. 27 saat bilgisayar karşısında olduğu için kalp krizi geçirip ölen gençler var o derece, bunlar tehlikeli ve zararlı kullanımlar. Bütün bunlar var ise bağımlılık başlamış demektir.” uyarısında bulundu.

									Teknoloji ödül ya da tehdit gibi kullanılmamalı

									Dijital bağımlılığın tedavisinde kişiye psikoterapi tarzında bilinçli kullanmayı öğrettiklerini kaydeden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Danışanlarımıza bir davranış çizelgesi tutuyoruz.  Özellikle ergenlikte bir saat kullanıyor, verilen kurallara uyuyor ve bir artı alıyor. Belli bir sayıya ulaşınca taburcu oluyor.  Bunu öğrendiği zaman ve evde de anne ve baba da bunu uygularsa çocuk düzeliyor.” dedi. Teknoloji kullanımının küçük yaşlardan itibaren kontrollü bir şekilde sınırlama yapılarak olması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Teknoloji kullanımı özellikle 0-3 yaş arasında kesinlikle tavsiye edilmiyor. Yemek yedirirken ya da ödül gibi kullandırmayı asla önermiyoruz. Tehdit unsuru olarak kullanma, tutturduğu zaman verme gibi hatalı davranışları yanlıştır.”  dedi.

									Çocuklar mutlaka konuşularak ikna edilmeli

									Belli bir yaşın üzerinde olan çocukların kullanımında da mutlaka çocukla konuşulmasını tavsiye eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Çocukla önce konuşmak gerekir. ‘Bu konuda bağırıp çağırma küsme gibi eylemleri yapmayacaksın. Bunları yapmazsan seninle bunu ne zaman ve nasıl kullanacağın hakkında konuşuruz’ diyeceksiniz. Anne ve baba böyle konuştuğunda çocuk, ‘Annem babam bana değer veriyor.  Beni anlamaya çalışıyor’ diyecek ve o an o tepkisini göstermeyecek. Tabii burada kararlı, tutarlı ve net durmak gerekiyor. Bu bağımlılığın olduğu çocuklarda en çok gevşek disiplin var. Anne ve babalar, bir gün evet diyor, bir gün hayır diyor. Anne evet diyor, baba hayır diyor yani ortak bir dil oluşturulmuyor. Kuralsız ve tutarsız bir ortam oluşuyor. Çocuğun evde anne ve babasının liderliğini kabul etmesi gerekiyor. Burada çocuğu ezmeden yapılacak liderlik önemlidir.” dedi. 

									Yaşa göre teknoloji kullanımı ne kadar olmalı?

									Çocukların yaşlarına göre teknoloji kullanımlarının sınırlandırılabileceğini ifade eden Prof. Dr. Nevzat Tarhan, burada çocuğa aynı zamanda planlamayı öğretmenin de gerektiğini söyledi. Tarhan, “Teknoloji kullanımının 15 yaşına kadar günde 2 saati geçmemesini tavsiye ediyoruz. Özellikle 6 yaşına kadar anne ve baba olmadan en fazla yarım saat verilmeli. Bu süre tatil döneminde arttırılabilir.  6-12 yaş arasında ise günde 1 saati geçmemelidir.” dedi.

									Bu çocuklar mutsuz ve yalnız hissediyorlar

									Teknolojik cihazları çok fazla kullanan çocukların mutlu olmadığını belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Evde sevimli ve sıcak bir ortam yok. Konuşacak kimse olmadığından kendilerini yalnız hissediyorlar. Yalnız hissedince buna yöneliyorlar. Eğer yalnız hissetmeseler yani arkadaşları, sosyalleşecekleri ortam olsa veya aile ile birlikte ortak zaman geçirme olsa çocuk buna takılıp kalmayacak. Bağımlılıkta bağlanma sorunu oluyor. Bağımlılık bir bağlanma hastalığıdır. Çocuk ailede bağlanacak bir güvenli ortam olmayınca bilgisayara ya da maddeye bağlanıyor. Bağlanma ihtiyacı insanın beyinsel ve nörolojik bir ihtiyaç. Bu nedenle burada çocuklarda iletişimde problem odaklı ilgi değil, pozitif ilgi çok önemli.” dedi. 

									Kişi beynini kullanmayı öğrenmeli

									Bireyin bağımlılıklarıyla mücadelede “dur, düşün ve eyleme geç” ilkesini kullanması gerektiğini belirten Prof. Dr. Nevzat Tarhan, “Beynin ön bölgesi ‘Dur, düşün ve sonra yap’ der. Beyne o eğitim verilmeli. İnsanın beynini kullanmasını öğrenmesi önemlidir. Kişi kendi kendini kontrol etmeyi başarabilir ancak kişi bunu başaramıyorsa o zaman bir uzman yardımı alınmalıdır. Çocuklara bilinçli kullanımı öğretmek, dijital okuryazarlık öğretilmeli. Çocuk anne ve babasını model olarak alır. Anne ve baba ne yapmışsa çocuk çoğu zaman onları taklit ediyor.” dedi.

									 
									
								
							
						
						
					
				
			
			
		
	

]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/teknoloji-kullanimindan-neden-zevk-aliyoruz.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/teknoloji-kullanimindan-neden-zevk-aliyoruz_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/teknoloji-kullanimindan-neden-zevk-aliyoruz/4567/</link>
			<pubDate>Sat, 12 Nov 2022 16:04:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Anestezi hakkında yanlış bilenen beş efsane </title>
			<description><![CDATA[Anestezi fobisi toplumda yaygın olarak görülüyor. Sadece bu korku nedeniyle pek çok insan yapılması gereken ameliyatlarını yıllarca erteleyebiliyor. Bu durumun altında bazen ameliyat sırasında uyanma ve acıyı hissetme, bazen de anesteziden hiç uyanamama gibi korkular yer yatıyor. Bu endişelerin ortaya çıkmasındaki en büyük etken ise kulaktan kulağa yayılan çeşitli mitler olarak görülüyor. Çünkü günümüz teknolojisi sayesinde aslında bunların hepsi birer şehir efsanesi olmaktan öteye geçemiyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Memorial Bahçelievler Hastanesi Anestezi ve Reanimasyon Bölümü’nden Uz. Dr. Sibel Erdamar, anestezi hakkında doğru bilinen yanlışlar hakkında bilgi verdi. 

Belirsizlikten dolayı kaygı hissedilmesi doğal bir durumdur

Anestezi alma korkusu hastaların hemen hemen tümünde bulunmaktadır. Bu nedenle çok küçük operasyonları bile yıllarca bekleten kişiler görülmektedir. Ağrı ve acı, gerçek veya olası doku hasarı ile ilişkili hoş olmayan bir duyusal ve duygusal deneyimdir. Korku, bir tehlikeyi veya tehdidi algılamaya veya tanımaya tepki olarak ortaya çıkan son derece nahoş bir duygudur. Anestezi ise hastanın ameliyat sırasında hiçbir ağrı hissetmemesi, mümkün olduğunca hareketsiz kalması ve bütün bunlar olurken de yaşamsal fonksiyonlarının korunması işlemleri şeklinde tanımlanmaktadır. Acıdan korkmak ve acıdan kaçmak, insanın temel reflekslerinin en önemli belirleyicilerinden biridir. Acıdan korkmak ile anesteziden korkmak arasında bir karşılaştırma yaptığımızda anestezi korkusunun çok daha aşılabilir olduğu hemen fark edilmektedir. Ancak elbette ki ameliyat sürecinde hastayı endişelendirecek birçok tetikleyici bir arada bulunur. Ameliyat esnasında kişinin kontrolünü kaybedecek olması, ameliyata dair belirsizlikler, yaşanabilecek bir komplikasyon ya da hayati riskler, ameliyat öncesi akla geldiğinde kaygının hissedilmesi beklenen bir durumdur. Genel anesteziden korkmak ve heyecan hissetmek anestezistlerin sıklıkla rastladığı ve çok anlaşılabilir bir duygudur.

En az bir defa anestezi alan hastaların pek çoğu bu korkudan kurtuluyor

Bazı hastalar ameliyat devam ederken uyanmaktan, bazıları ise hiç uyanamamaktan korkar. Ancak genellikle korkulan, anestezinin “bilinmez” olmasıdır. Ameliyat öncesi heyecan, anksiyete, kaygı hissetmek ve günlerce uykusuz kalmanın anesteziye çok da etkisi yoktur. Anestezi verildiği anda tüm bu olumsuzluklar biter. Anestezi uykudan öte bir durumdur, ilaçların etkisiyle beynin ağrıyı algılaması ve uyarılara cevap vermesi durur, geçici bilinç kaybı oluşur ancak bu durum geri dönüşlüdür. İşlemde uygulanan ilaçlar kesildiği andan itibaren beyin fonksiyonları geri dönmeye başlar, bir süre sonra bilinç, refleksler, duyular tekrar kazanılır. En az bir defa anestezi alan hastaların pek çoğu bu korkudan kurtulur çünkü genel anestezinin çok derin ve dinlendirici bir uykudan farksız olduğunu tecrübe eder. Korkuyu aşmanın en önemli yolu konu ile ilgili sorulara anestezi doktorunun yardımı ile cevaplar aramaktır. 


	Kontrol kaybı korkusu: Başlıca kaygılardan biri, anestezi alan kişinin kontrolünü kaybetmesi korkusudur ki bu durum hiç de hastaların tahmin ettiği gibi değildir. Anestezi altında hasta konuşamaz, hareket edemez ve operasyon odasında bulunan konusunda uzman çalışanlar hasta için en güvenli şekilde süreci yürütürler. Hastanın bilincinin açılmasıyla kontrolünü tekrar sağlaması arasında ise çok kısa bir süre vardır.
	Anestezi alerjisi korkusu: Hastaların bir diğer merak ettiği konu da anesteziye karşı alerjilerinin olup olmadığıdır. Böyle bir şey tanımsal olarak yoktur çünkü anestezi birbirinden farklı çok sayıda medikal ajanla sağlanır. Bunlardan birine alerjik olma durumu olabilir ki, operasyon odasında gelişen alerjik reaksiyonun hiç bir tehlikesi yoktur, çünkü alerjik reaksiyona müdahale edilmesi için gerekli tüm ekipman anestezi doktorunun elinin altındadır. 
	Ameliyat sırasında uyanma korkusu: En çok duyduğumuz sorulardan biri de “Anestezi sırasında uyanır mıyım?” sorusudur. Bu korku genellikle sosyal medya dezenformasyonunun yol açtığı korkulardan biridir. Çok çok düşük oranda bildirilmiş vakalar olsa da, günümüzün monitörizasyon teknolojisi artık bu durumun tamamen önüne geçme imkanı tanımaktadır.
	İleri yaşta anestezi korkusu: Anestezi riskinin yaşla bağlantısı da en çok karşılaşılan sorular arasındadır. Aslında anestezinin riskini yaş faktöründen çok hastanın eşlik eden hastalıkları belirler. Gelişmiş ilaçlar, teknik ve araçlar sayesinde günümüzde yeni doğandan ileri yaş hastalara kadar tüm yaş gruplarına güvenli anestezi uygulama olanağı vardır.
	Üst üste anestezi alma korkusu: “Hangi sıklıkta anestezi alabilirim?” sorusu da karşılaştığımız sorular arasındadır. Aslında günde birden fazla anestezi de verilebilmesi mümkündür. Sadece hastanın bir önceki anesteziden uyanma durumu, kullanılan ilaçlar ve yapılan cerrahi girişim anestezi doktorunun uygulayacağı yöntemi belirler.


Anestezi korkunuz varsa bu önerileri dikkate alın!

Genel anestezi korkusundan arınmanın en doğru yolu, bu sorulara cevap oluşturacak gerekli bilgiyi edinmektir. Burada önemli olan, internette edinilen bilgilerin ne denli doğru olduğunun teyit edilmesi gerektiğinin ve güvenilir kaynaklardan bilgi edinilmesinin doğru olduğunun bilincine varmaktır. Ameliyata ve anesteziye dair en doğru bilgiyi hekimin bildiğini unutmadan, ona sorular sorarak süreci öğrenmek ve bir hastanın bilmesi gerektiği kadarı ile ilgilenmek, kaygıyı dizginlemeye yardımcı olur. Unutulmamalıdır ki; anestezi tıbbın en güvenilir bölümlerinden biridir. Anestezi doktorları ve ekibi bu konuda özel eğitim görmüş, profesyonel kişilerdir ve cerrahi işlemlerin güvenli ve konforlu geçmesi için çağın en gelişmiş tekniklerini uygulamak üzere ameliyat süresince hastanın başında olur. Bunları bilmek hastanın korkularını yenmesine yardımcı olacaktır.
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/anestezi-hakkinda-yanlis-bilenen-bes-efsane.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/anestezi-hakkinda-yanlis-bilenen-bes-efsane_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/anestezi-hakkinda-yanlis-bilenen-bes-efsane/4560/</link>
			<pubDate>Thu, 10 Nov 2022 14:45:24 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Kalıcı görme kaybının en önemli üç nedeni!</title>
			<description><![CDATA[Toplumda ‘göz tansiyonu’ olarak bilinen ve gelişmekte olan ülkelerde kalıcı görme kaybının en önemli 3. nedeni olan glokom, görme sinirinin ilerleyici hasarıyla karakterize bir hastalık. Dünyada yaklaşık 70 milyon glokom hastası olduğu belirtiliyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Ülkemizde 500 bin kişiye glokom tanısı konulsa da, aslında bu sayının 2 milyon civarında olduğu ifade ediliyor. Yani, ülkemizde her 4 hastadan sadece 1’ine tanı konulabiliyor. Bunun nedeni ise glokomun çoğunlukla kalıcı görme kaybı gelişinceye dek belirti vermemesi sonucu hekime başvurulmaması ve rutin muayenelerin ihmal edilmesi. Genellikle 40 yaş üzerindeki kişilerde görülse de yenidoğan döneminden itibaren her yaş grubunu etkileyebilen glokom başlıca açık açılı ve kapalı açılı olmak üzere iki tipte gelişiyor. Acıbadem Ataşehir Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Muhsin Eraslan, glokomun en sık görülen tipi olan açık açılı glokomun çoğunlukla görme alanında belirgin bir hasar gelişinceye dek sinsice ilerlediğine dikkat çekerek, “Bu nedenle hastalar hekime ancak görme kaybı ileri boyutlara ulaştığında başvuruyorlar. Ne yazık ki kaybedilen görme alanı ve sinir hücreleri geri döndürülemiyor. Bu nedenle hiçbir yakınması olmasa dahi herkesin yılda bir kez göz muayenesi olması, erken tanı için çok önemli.” diyor. 

Bu etkenler riski artırıyor!

Glokom teşhis edilen hastaların yüzde 90 gibi oldukça yüksek bir oranında hiçbir neden tespit edilemiyor. Ailesinde göz tansiyonu hikayesi olan kişilerde glokom riskinin 7-10 kat arttığı biliniyor. Bunun yanı sıra 40 yaş üzerinde olmak, herhangi bir hastalık nedeniyle kortizon kullanımı ve göze gelen travmalar gibi gözün anatomik yapısını bozan etkenler, göz içi darlıkları, katarakt nedeniyle göz içindeki akım yollarının daralması, geçirilen göz ameliyatları ve tansiyon yükselmesi gibi faktörler glokom riskini artırıyor. 

Son aşamaya kadar belirti vermiyor

Açık açılı glokom, hastaların yüzde 90 gibi oldukça yüksek bir oranında, son aşamaya kadar belirti vermiyor. Görme alanında daralma ise en tipik belirtisini oluşturuyor. Ancak görme alanı çevreden merkeze doğru yavaş yavaş daraldığı için hasta tarafından ancak geç dönemde fark ediliyor. Daha çok semptom veren kapalı açılı tipteki glokomda ise gözde ağrı, kızarıklık, bulanık görme ve ışığa karşı hassasiyet, en önemli bulgulardan. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Muhsin Eraslan, bu belirtiler erken dönemde görülmese de, zaman kaybetmeden göz hekimine başvurmanın görme kaybının daha fazla ilerlememesi açısından büyük önem taşıdığına işaret ediyor. 

Göz içi sıvısının dengesi bozulunca… 

Glokom, gözün içerisinde üretilen ve küçük kanalcıklar aracılığıyla gözü terk eden aköz sıvısının dengesinin bozulması soncu gelişiyor. Gözümüzde göz yapılarını besleyen ve rutin olarak dakikada 0.2 mikrolitre kadar üretilen aköz sıvısı yer alıyor. Bu sıvı normal şartlarda eş zamanlı olarak gözden dışarı atılıyor. Glokom hastalığında ise göz içi sıvısının dışa akım yollarında doğumsal veya sonradan gelişen bazı sebeplerden dolayı tıkanıklık oluşuyor. Dolayısıyla üretilen sıvı ile dışarı atılan sıvıda hacim farkı gelişiyor. Bu tablo da gözün içindeki sıvı hacminin artması, bunun sonucunda da gözün içindeki basıncın yükselmesiyle sonuçlanıyor. Gözlerde yükselen basınç da göz sinirlerinin geri dönüşümsüz hasar görmesine yol açabiliyor.

Hedef göz tansiyonu çok önemli!

Glokom tanısı detaylı bir göz muayenesiyle konuyor. Muayenede görme keskinliği ile gözün anatomik durumu kontrol edildikten sonra tonometre cihazıyla göz tansiyonu ölçülüyor. Ardından OCT testi ile gözün içindeki sinir yapısının kayba uğrayıp uğramadığı tespit ediliyor. Glokom teşhisi konulduysa erken-orta –ileri evre olarak sınıflandırılıp hedef göz tansiyonu belirleniyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Muhsin Eraslan, tedaviden etkin sonuç alınmasında her hasta için ayrı bir hedef göz tansiyonu oluşturmanın son derece önemli olduğunu belirterek, “Zira her hastaya rutin olarak aynı hedef rakam belirlemek glokom bulgularında kötüleşmeye yol açabiliyor. Bu nedenle, örneğin erken evre hasta için hedef tansiyonu 18 mmHg olarak belirlerken, ileri evre bir glokom için 12 mmHg’nin altını hedefliyoruz.” diyor.

Her yıl göz muayenesi şart! 

Glokom hastalığında görme sinirindeki hasarı geriye döndürmek mümkün olmuyor. Dolayısıyla glokom nedeniyle gelişen kalıcı görme kaybını önlemenin tek yolu, hastalığa erken tanı konulması! Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Muhsin Eraslan, erken teşhis için yenidoğan döneminden itibaren rutin göz muayenelerinin asla aksatılmaması gerektiğine dikkat çekerek, bu süreci şöyle anlatıyor: “Glokom sadece yetişkinlerde değil, çocuklarda da görülebiliyor. Dolayısıyla doğumun ardından 1. ve 6. ayların yanı sıra 1.5 ile 3 yaşlarında rutin göz muayenesi mutlaka yapılmalı. 3 yaşından itibaren yetişkinlik dönemine dek muayenelere her yıl devam edilmeli. Özellikle 40 yaş üzerindeki kişilerde her yapılan göz içi basıncı yüksekliğine ve glokomun yarattığı görme alanı defektlerine yönelik testlerin yapılması da erken teşhis açısından büyük avantaj sağlıyor.”

Hasarın ilerlemesi önlenebiliyor!

Glokom tedavisi tam iyileşme sağlayamasa da, görme sinirinde gelişecek olan hasar durdurulabiliyor, böylelikle gözün mevcut durumu korunabiliyor. Tedavide göz içi basıncının belirli bir seviyenin altında tutulması hedefleniyor. Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Muhsin Eraslan, ilk aşamada başvurulan göz içi damlalarının hastaların çoğunda etkili olduklarını belirterek, “Ancak bazı hastalarda damla tedavisiyle göz içi basıncında yeterince düşüş elde edilemiyor ve görme alanı kaybı artıyor. Bu tür durumlarda seçenek lazer girişimi, bu yöntemin etkili olmadığı durumlarda ise cerrahi yöntemler oluyor.” diyor. 

‘Minimal temaslı’ ameliyat! 

Günümüzde erken ve orta evre glokomlarda, sağladığı önemli avantajlar nedeniyle, ‘minimal temaslı’ cerrahiler uygulandığını belirten Doç. Dr. Muhsin Eraslan, şöyle devam ediyor: “Cerrahi girişimlerle fazla sıvının tahliye edilmesi sayesinde göz içindeki basınç düşürülüyor. Böylece basıncın görme siniri üzerinde hasar veren etkisi ortadan kaldırılıyor. Minimal invaziv glokom cerrahisi göz içi basıncını yüzde 25-35 oranında düşürse de bazı hastalarda bu yeterli olmuyor. Böyle durumlarda trabekülektomi veya glokom drenaj implantı cerrahilerine başvuruluyor. Günümüzde lazer ve cerrahi yöntemlerden oldukça başarılı sonuçlar alınıyor; hastalar yaşam boyu kullanmaları gereken göz damlalarından kurtulabiliyor. Yeter ki tedavi için geç kalınmasın.” 
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/kalici-gorme-kaybinin-en-onemli-uc-nedeni.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/kalici-gorme-kaybinin-en-onemli-uc-nedeni_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/kalici-gorme-kaybinin-en-onemli-uc-nedeni/4556/</link>
			<pubDate>Wed, 09 Nov 2022 18:33:23 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Sağlıklı yaşam için kendinize iyi bakın!</title>
			<description><![CDATA[Sağlıklı yaşamın yapı taşını kişinin bedenine iyi bakması oluşturuyor. Bunun yanı sıra yaşam süresi ve kalitesi birçok etkene bağlı olarak değişebiliyor. Memorial Wellness Endokrinoloji ve Metabolizma Bölümü’nden  Doç. Dr. Gökhan Özışık, sağlıklı ve kaliteli bir yaşam için nadir bilinen püf noktaları paylaştı.]]></description>
		    <news><![CDATA[Kaliteli ve sağlıklı yaşamın sırrı, sağlıklı beslenmek, hareketli bir hayat tarzı, egzersiz ve spor yapmak, stres yönetimi, yeterli su tüketimi, düzenli ve kaliteli uyku zincirleme bir şekilde birbirine bağlı olarak sağlıklı kalmayı sağlıyor. Güçlü bir bağışıklık sistemi, ideal kiloyu korumak, yeterli kas kütlesine sahip olmak ve dengeli hormon aktivitelerinden geçiyor. Zinde kalmak ve sağlıklı yaşamak için tüm bu ögeleri yerine getirmek gerekiyor. Doç. Dr. Gökhan Özışık ise, dengeli bir bağırsak florasının güçlü bir bağışıklığı beraberinde getireceğine dikkat çekiyor ve şu ifadeleri söylüyor:
 
“Yaşam süresi ve kalitesi birçok etkene bağlı olarak değişebilmektedir. Çevresel faktörler, genetik miras, kişinin bedenine ne kadar iyi baktığı, iklim şartları, beslenme alışkanlıkları hepsi bu etkenlerin içinde yer alır. Bütün bu etkenler bağışıklık sistemini yakından etkiler. Bağışıklık sistemi kişiyi hastalıklardan korur ve sağlıklı kalmasını sağlar. Bağışıklık hücrelerinin büyük bir kısmı bağırsaklarda bulunmaktadır. Bağırsaklarda yaşayan mikroorganizmalar ise bağırsak florasını oluşturmaktadır. Bağırsak florasının sağlıklı olması bağışıklığın da güçlü olmasını sağlamaktadır. Sağlıklı bir bağırsak florasında yararlı yani probiyotik bakteriler çoğunluktadır, belli oranda da zararlı bakteriler ve mayalar bulunur. Bağırsak florasını olumsuz etkileyen faktörlerin başında sağlıksız beslenme gelmektedir. Stres, hareketsiz yaşam, egzersiz yapmamak ya da aşırı egzersiz yapmak, hava kirliliği, yetersiz uyku ve az su tüketimi bağırsak florasını bozan etmenler arasında yer almaktadır. Bilinçsiz ilaç kullanımları özellikle antibiyotikler de bağırsak florasının dengesini bozmaktadır. Bozulan bağırsak florasında yararlı bakteriler azalarak zararlı bakteriler ve mayalar çoğalmaktadır. Bu da kişiyi hastalıklara açık hale getirmektedir. Uzun süreli flora dengesizlikleri kronik hastalıklara neden olabilmektedir.”
 
Hormonların dengesizliği beyni de etkiliyor
Hormonların bütün sistemlerin doğru çalışmasını sağladığını dile getiren Doç. Dr. Özışık, hormonların dengesizliğinin beyni de etkilediğini, sempatik ve parasempatik sinir sistemlerin insan beyninde bir otomatik pilot gibi çalıştığını aktarıyor. Bu iki sistemin hormonların kontrolünde olduğunu kaydeden Doç. Dr. Özışık, “Sempatik sistem bir gaz, parasempatik sistem ise bir fren ve yavaşlama sistemine benzetilebilir ve bir denge içinde olmaları gerekmektedir. Eğer sempatik sistem çok fazla kullanılırsa yani adrenalin, kortizon ve büyüme hormonları gibi hormonlar çok fazla kullanılırsa parasempatik sistem tarafından kullanılan seratonin, GABA (gama aminobütirik asit), endorfin gibi vücuda sakinlik, dinginlik, mutluluk veren hormonlar daha düşük kalmaktadır. Sonuçta kişi hep gergin, asabi, çabuk patlayan, öfke kontrolünde güçlük çeken, uykuya dalmakta zorlanan, sağlıklı düşünemeyen bir insan haline gelebilmektedir” diyor.
 
Doç. Dr. Özışık, kronik strese maruz kalan kadınların, menopoz döneminin daha da ağır geçtiğine dikkat çekiyor. Sürekli strese maruz kalan bir kadının özellikle menopoz dönemiyle birlikte vücutta bazı hormonlarında azalmasıyla bu dönemi zor ve ağır bir şekilde geçirebildiğini vurgulayan Doç. Dr. Özışık, menopoz döneminde artık yumurtalıkların üretemediği dişilik hormonlarını böbrek üstü bezlerin ürettiğini, maruz kalınan uzun süreli stresler boyunca sürekli kortizol üreten böbrek üstü bezlerin menopoz döneminde artık dişilik hormonu üretemez hale geldiğini ve bu durumun menopoz öncesi ve sonrasında kadınları oldukça şiddetli etkilediğini belirtiyor. Özışık, bu sebeple stresi doğru yönetmenin kadınların menopoz dönemlerini daha sağlıklı ve rahat geçirmelerine olanak sağladığını söylüyor.
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/saglikli-yasam-icin-kendinize-iyi-bakin.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/saglikli-yasam-icin-kendinize-iyi-bakin_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/saglikli-yasam-icin-kendinize-iyi-bakin/4551/</link>
			<pubDate>Tue, 08 Nov 2022 12:07:07 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Pankreas kanseri hakkında 5 önemli nokta</title>
			<description><![CDATA[Vücudumuzda yaprak şeklinde yer alan pankreas, yağ ve karbonhidratların sindirimi için gerekli olan enzimleri sağlıyor, kandaki şeker seviyesini düzenliyor. Günümüzde sağlıksız yaşam alışkanlıkları, hareketsizlik, sigara ve alkol kullanımı gibi etkenlerle pankreastaki sağlıklı hücreler kontrolden çıkıp hızla çoğalarak pankreas kanserine yol açıyor. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Acıbadem Üniversitesi Genel Cerrahi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Maslak Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan son yıllarda görülme sıklığı artan pankreas kanserinin sinsice, hiçbir belirti vermeden ilerlediğini, ileri evrelerde ise karın ağrısı, bulantı, hazımsızlık ve bel ağrısı gibi, farklı hastalıkların da ortak belirtisi olan şikayetlerle kendini gösterdiğini söylüyor. Tarama programının da bulunmaması nedeniyle hastalığın erken teşhisinin genellikle mümkün olmadığını söyleyen Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Pankreas kanseri genellikle ileri yaşta görülmekle birlikte son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının ve obezitenin yaygınlaşması nedeniyle genç yaşlarda da ortaya çıkabiliyor” diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, bu sinsi hastalığa karşı toplumsal farkındalık yaratılması amacıyla Pankreas Kanseri Farkındalık Ayı kapsamında, Pankreas kanseri hakkında bilinmesi gereken 5 noktayı anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

Sinsice ilerliyor!

Son yıllarda giderek yaygınlaşan pankreas kanseri, günümüzde en çok ölüme neden olan 4. kanser türü olarak dikkat çekerken, 2030 yılında 2. sıraya çıkması bekleniyor. Pankreas kanserinin genellikle belirti vermeden ilerlediğini, bu nedenle hastaların hekime çoğunlukla metastaz yapmış olarak geldiğini belirten Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Toplumda hastalığın genellikle şiddetli ağrıya yol açtığı düşünülüyor. Oysa bu sinsi hastalık sanılanın aksine ağrı olmadan gelişebiliyor ve yapılan çalışmalar da her iki hastadan birinde ağrıya yol açmadığını gösteriyor. Ancak ileri evrelerde bel ağrısıyla karıştırılabilen sırt ağrısı veya karında şişkinlik, karın ağrısı, hazımsızlık gibi şikayetlerle kendini gösteriyor. Ağrı şikayeti genellikle tümörün çevresindeki damarların üstünde bulunan sinirlere baskı yaparak onları zedelediği durumlarda gelişiyor. Sarılık tanısı konulan hastalarda da pankreas kanserini erken veya geç evrelerde görüyoruz” diyor. 

Bu hatalar riski artırıyor!

Günümüzde sebze ve meyveden yoksun kırmızı et ağırlıklı, aşırı yağlı beslenme, sigara ve alkol kullanımı, hareketsizlik ve obezitenin pankreas kanserini tetiklediğini vurgulayan Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, bu nedenle aşırı kiloların sağlıklı şekilde verilerek ideal kiloya ulaşılmasının, düzenli egzersizin, sağlıklı beslenmenin ve lifli gıdalar tüketmenin, Batı tipi beslenme yerine Akdeniz diyeti uygulanmasının, sigara ve alkolden uzak durulmasının çok önemli olduğunu söylüyor. 

Günümüzde “pankreas kanseri eşittir ölüm” değil!

Pankreas kanserinin tedavisinde son yıllarda çok önemli ilerlemeler kaydedildiğini vurgulayan Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Geçmişte hiçbir şekilde tedavi veremediğimiz, ameliyat edemeyeceğimizi düşündüğümüz hastaları şu an tedavi edip ameliyat edebiliyoruz. Bunlar genelde damarları sarmış olan pankreas kanserleri oluyor ve çok sık görülüyor. Geçmişte hastalara sadece kemoterapi veriyor hastalıktan kurtulma imkanı sağlayamıyorduk. Ama artık kemoterapi ve radyoterapi ile beraber elimizde çok ciddi ajanlar ve efektif silahlarımız var. Böylece multidisipliner bir ekibin ortak çalışmasıyla tümörü kontrol altında tutup, hastaya hiç ummadığımız, damarı çok sarmış ve ‘ameliyat edilemez’ denilen hastaları bile ameliyat edebiliyoruz. Hastaların sağkalımları da sanki damarları sarmamış gibi uzayabiliyor. Yani artık pankreas kanseri eşittir ölüm anlamına gelmiyor” diyor. 

Aniden diyabet hastalığı ortaya çıkarsa!

Sağlıklı bir kişinin aniden diyabet hastası olmasının da pankreas kanserine işaret edebildiğini belirten Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan şöyle konuşuyor: “Herhangi bir sağlık sorunu olmayan, o ana kadar diyabet öyküsü olmayan kişilerin bir anda diyabet tanısı alması akla pankreas kanserini de getirmelidir. Bu nedenle hiç zaman kaybetmeden pankreas kanserinin tanısına yönelik tetkikler de mutlaka yapılmalıdır. Ancak pankreas kanserinin her zaman diyabete yol açtığı şeklindeki inanışlar veya her uzun vadeli diyabet hastasının yüksek risk taşıdığı doğru değildir.” 

Günümüzde gençlerde de yaygınlaşıyor! 

Pankreas kanseri için günümüzde ne yazık ki tarama programı olmadığını, bu nedenle erken teşhis imkanının çok bulunmadığını söyleyen Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan, eskiden sadece ileri yaşlarda görülen bir hastalık olan pankreas kanserinin son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıkları nedeniyle gençlerde de ortaya çıktığını belirtiyor. Ailesinde genç yaşta pankreas kanseri olanların da daha fazla risk taşıdığını, sağlıklı yaşam tarzı benimsenmesinin kritik öneme sahip olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Güralp Onur Ceyhan “Aynı zamanda Türkiye’de akraba evlilikleri yoğun olduğu için maalesef Avrupadan daha fazla ailesel genetik pankreas kanseri ile karşı karşıya kalıyoruz ve böylece hastalar çok daha erken yaşlarda bu hastalığa kapılıyorlar.” diyor.

 
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/pankreas-kanseri-hakkinda-5-onemli-nokta.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/pankreas-kanseri-hakkinda-5-onemli-nokta_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/pankreas-kanseri-hakkinda-5-onemli-nokta/4550/</link>
			<pubDate>Mon, 07 Nov 2022 13:28:29 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Çocuk ve gençler eko-anksiyeteden nasıl etkileniyor?</title>
			<description><![CDATA[Son yıllarda dünya genelinde yaşanan çeşitli afetlerle gündeme gelen eko-anksiyete, kişinin iklim değişikliği sonucunda dünyanın gidişatına dair sürekli endişe duyması olarak tanımlanıyor. Eko-anksiyetenin yetişkinler gibi çocukları da olumsuz etkilediğini belirten Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, çocuğun bu konudaki kaygısı ile ilgili konuşulmasını, ailecek yapılabilecekler konusunda paylaşım yapılmasını tavsiye ediyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, çocuk ve gençlerde eko-anksiyeteye ilişkin değerlendirmede bulundu. Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, son yıllarda hem tüm dünyada hem de ülkemizde yaşanan yangın, kasırga, sel gibi felaketleri düşündüğümüzde, iklimdeki değişikliğin yarattığı tehdidin çok daha görünür hale geldiğini söyledi.

İklim değişikliğinin olumsuz etkileri daha çok fark ediliyor

Özellikle günümüzde yayımlanan bilimsel raporlarda sıcaklığın artmasının gezegenimiz üzerinde nasıl etkileri olacağına dair senaryolar sunulduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, “Bu olumsuz etkiler yalnızca gezegenimizdeki biyo çeşitlilik üzerinde değil, aynı zamanda insanlar üzerinde de olmaktadır. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda, insanlar iklim değişikliğinin olumsuz etkilerinin daha fazla farkına varmaktadırlar. Maalesef bu farkındalık, onlara endişe, sıkıntı, öfke, umutsuzluk gibi duygusal tepkileri beraberinde getirmektedir” dedi.

Eko-anksiyete bir bozukluk olarak kabul edilmiyor

Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, eko-anksiyetenin bir bozukluk olarak kabul edilmediğini belirterek şunları söyledi:

“Amerikan Psikoloji Derneği tarafından "kronik çevresel kıyamet korkusu" olarak tanımlanan eko- anksiyete, kişinin yaşanılan iklim değişikliği sonucunda dünyanın gidişatına dair sürekli endişe duymasıdır. Aslında iklim değişikliği karşısında düşük düzeyde kaygı hissetmek stresli bir gerçeklik karşısında verilen normal bir tepkidir. Bu gerekçeyle eko anksiyete bir “bozukluk” olarak kabul edilmemektedir. Ancak diğer taraftan, eko-anksiyete yaşayan kişilerde günlük yaşantılarını kısıtlayabilecek yoğunlukta mutsuzluk ve endişe, suçluluk duygusu, iklim değişimine dair tekrarlayıcı düşünceler, uyku sorunları, iştahta değişiklikler, dikkati sürdürmekte güçlük görülebilmektedir.”

Çocuklar da eko-anksiyete konusunda risk altında

İklim değişikliğinin çocukların ve gençlerin sağlığı ve gelecekleri üzerinde önemli etkileri bulunduğunu ifade eden Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, “Yetişkinlerde eko-anksiyete üzerine yapılan araştırmalar artmaktadır ancak gençlerin ve çocukların iklim değişikliğine dair farkındalıklarını nasıl deneyimledikleri hakkında çok az şey bilinmektedir. Ancak yapılan araştırmalar özellikle çocukların ve gençlerin eko anksiyete hissetme açısından riskli olduklarını ortaya koymaktadır.” dedi.

Çocuklar da endişe yaşıyor

Avusturalya’da yapılan bir araştırmanın 4 ile 10 yaş arasındaki 600 çocuğun yüzde 44’ünün iklim değişikliğinin gelecekleri etkisinden endişe duyduklarını ortaya koyduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt,   “Benzer şekilde İngiltere’de yapılan bir diğer araştırma, araştırmaya katılan çocukların ve gençlerin yüzde 57’si yani yarısından fazlasının iklim krizi hakkında endişeli olduğunu göstermektedir. Çocukların ve gençlerin iklim değişikliğine dair farkındalıkları sonucunda oluşan endişelerini kontrol etmek için gerekli baş etme mekanizmaları yoksa umutsuzluğa ve karamsarlığa düşmeleri kaçınılmaz olmaktadır. Ayrıca duydukları yoğun endişe, kendi geleceklerine dair korku duymaları ve büyüdüklerinde bu sorun ile kendileri baş etmek zorunda bırakılmalarına dair öfke ile ilişkilidir. Aşırı hava olaylarına ve bunun sonucunda aile içi strese ve sosyal destek ağlarında zedelenmeye maruz kalan çocuk ve gençlerin, travma sonrası stres bozukluğu, depresyon, anksiyete, uyku bozuklukları ve madde kötüye kullanımı dahil olmak üzere zihinsel sağlık sorunları geliştirme riskleri yüksektir” uyarısında bulundu.

Bu tavsiyelere kulak verin!

Ebeveynlerin çocuklarının iklim değişikliği ile olan ilişkilerinde önemli bir rol oynadığını da kaydeden Dr. Gökçe Vogt, anne ve babalara şu tavsiyelerde bulundu:

“Unutmayın ki çocuklar ve gençler anlam veremedikleri olaylar karşısında yoğun kaygı hissetmektedirler. Her ne kadar iklim değişikliğinin etkilerine dair dürüst açıklamalar yapmak kolay olmasa da çocuğunuz hangi yaşta olursa olsun onunla gerçekleri konuşmanız gerekmektedir. İlk olarak bu konuyu çocuğunuz ile konuşmak gerekmektedir. 

Çocuğunuzun duygularını anlayın

Çocuğunuzun konuyla ilgili neler bildiğini öğrenin ve konuya dair bildiği yanlış bilgileri doğruları ile düzeltin. Ona konuya dair duygusunu anlatma fırsatı vermeniz ve duygusunu küçümsemeden kabul etmeniz gerekmektedir. Ayrıca çocuğunuzu iklim eylemlerine dâhil etmek, konuyla ilgili duygularına yönelik resimler yapmasına, mektup yazmasına teşvik etmek kaygısını kontrol etmesine yardımcı olacaktır. Evde ailecek iklimi korumak adına adımlar atmak da faydalı olacaktır. Ailecek iklimi değişiminin etkilerini korumak adına kararlar almak ve herkesin katılımını teşvik etmek için zaman ayırın. Çocuğunuzun doğanın tadını çıkarabilmesi, doğayı korumaya ve onarmaya dair motivasyonunu arttıracağından onunla doğada programlar yapın.”

Günümüzde sosyal medyanın çocukların ve gençlerin yaşamlarında her alanda yer aldığını kaydeden Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, “Çocukların ve gençlerin medyada iklim değişikliğine dair olumsuz haberlere maruz kalmaları ruh sağlıklarını olumsuz yönde etkilemektedir. Ancak diğer taraftan iklim değişikliğine dair yapıcı bir haber ruh sağlıklarını olumlu yönde etkilemektedir. Ek olarak sosyal medyada çocuklar ve gençler iklim değişimine dair kendi seslerini duyurma imkânına erişmektedirler” dedi.

Her ne kadar eko-anksiyetenin bir bozukluk olarak ele alınmasa da ruh sağlığı uzmanlarının bazı durumlarda ağır bir duygusal etkisi olabileceği konusunda hemfikir olduğunu belirten Uzman Klinik Psikolog Dr. Gökçe Vogt, “Tüm bu çabalara rağmen çocuğunuzun endişesinin yoğunlaştığını fark ediyorsanız psikoterapi faydalı olacaktır” diye konuştu.
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/cocuk-ve-gencler-eko-anksiyeteden-nasil-etkileniyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/11/cocuk-ve-gencler-eko-anksiyeteden-nasil-etkileniyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/cocuk-ve-gencler-eko-anksiyeteden-nasil-etkileniyor/4549/</link>
			<pubDate>Mon, 07 Nov 2022 11:36:22 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Sağlıklı yaşam meme kanseri riskini azaltıyor</title>
			<description><![CDATA[Meme kanseri, tüm kanser türleri içinde en sık görülen kanser türü. Dünyada her yıl 2 milyon 300 bin kadına meme kanseri tanısı konuluyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Anadolu Sağlık Merkezi Genel Cerrahi Uzmanı ve Meme Sağlığı Merkezi Direktörü Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Meme kanseri her 8 kadından 1’inde görülmekle birlikte bir kadının yaşamı boyunca meme kanserine yakalanma riski yaklaşık yüzde 13’tür. Meme kanseri riskini düşürmek için düzenli egzersiz yapmak, hazır ve işlenmiş gıdalar uzak durmak çok önemli. Ayrıca 40 yaşından sonra düzenli tarama yaptırmayı da ihmal etmemeli” şeklinde konuştu.

 Meme kanserinin yaklaşık yüzde 10’unun genetik nedenlerle ortaya çıktığını söyleyen Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Meme kanserinde aile öyküsünün olması, kontrol yaşının belirlenmesinde oldukça önemli bir faktör. Ailesinde çok sayıda kanser tanısı olan kadınlar ve birinci derece akrabalarda ikiden fazla tanı alan bireyler risk grubu olarak kabul ediliyor. Kalıtsal meme kanserinde sadece anne, anneanne, teyze gibi anne tarafı değil, baba tarafındaki hala veya babaanneden aktarılan genler de aynı riski oluşturuyor. Özellikle birinci derece akrabalarında iki meme kanseri tanısı alan kadınların 25 yaşından sonra düzenli kontrollere gitmeleri öneriliyor” açıklamasında bulundu.

40 yaşından sonra her yıl düzenli meme muayenesi yapılmalı

Meme kanserine yakalanma riski 40 yaşından sonra artıyor. Türkiye’deki meme kanserine yakalanması yaşının ortalama olarak 51 olduğunu belirten Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Meme kanserinde erken tanı oldukça önemli. Erken tanı ile tedavideki başarı oranı yüzde 90’ı geçiyor. Dolasıyla erken tanının hayat kurtardığını söyleyebiliriz. Erken tanı için ise 40 yaşından sonra her yıl düzenli meme muayenesi, meme ultrasonografisi ve mamografi tetkikleri yaptırılmalı. Yüksek risk grubunda olan kadınların ise düzenli meme kontrollerine daha erken yaşta başlamaları gerekiyor” dedi.

Her gün 30 dakika tempolu yürüyüş kanser riskini azaltıyor

Sağlıklı bir yaşam biçiminin meme kanseri riskini düşürdüğünü vurgulayan Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Metin Çakmakçı, “Kanserden korunmak için sağlıklı beslenmek, düşük yağlı ve sebze, meyve, tahıl ağırlıklı beslenmek oldukça önemli. Bununla birlikte sigara, işlenmiş gıdalar ve fazla şeker tüketiminden kaçınmalı. Her gün 30 dakika tempolu yürüyüş meme kanseri riskini yüzde 33 oranında azaltıyor dolasıyla hareket etmek, egzersiz yapmak kanser riskini en aza indirmek için etkili” diye konuştu.
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/saglikli-yasam-meme-kanseri-riskini-azaltiyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/saglikli-yasam-meme-kanseri-riskini-azaltiyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/saglikli-yasam-meme-kanseri-riskini-azaltiyor/4532/</link>
			<pubDate>Mon, 31 Oct 2022 17:04:50 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Menopozda hatalı beslenme kemik sağlığını etkiliyor</title>
			<description><![CDATA[Sabri Ülker Vakfı menopoz döneminde ortaya çıkabilecek sorunlara ve bu dönemde kilo kontrolüne yönelik önerilerde bulunuyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Menopozda ani kilo artışı ile birlikte, kadınların bu süreçte hızlı kilo kaybını hedefleyerek sağlığı olumsuz etkileme riski olan şok diyetleri uygulayabildiği görülüyor. Yapılan her bir yanlış diyet, kişinin diyet öncesi bulunduğu kilodan daha fazla kilo almasına sebep oluyor. Aynı zamanda, kemik sağlığının bozulması, osteoporoza eğilimin artması, bağışıklık sisteminin işlevinin azalmasına yol açıyor. Kadınlarda sigara tüketimi de erken menopoza girmeye, kemiklerden mineral kaybının artmasına ve birçok hastalığın gelişmesine yol açabiliyor.

Menopoz, kadınlarda doğurganlık döneminin sonlandığı 48-55 yaş arası dönem olarak tanımlanıyor. Menopoz öncesi döneme ise premenopoz adı veriliyor.  45 yaşın altı genelde erken menopoz, 55 yaşın üstü geç menopoz olarak tanımlanıyor. Menopoz öncesi dönemde, kadınlarda yumurtlama düzensiz hale gelmeye başlıyor. Bunun nedeni ise, östrojen salgısının yetersizliği ya da foliküllerin yumurtlama uyarısına direnç göstermesi şeklinde ifade ediliyor.  

Menopozda kemik yapısında ve ciltte oluşan değişiklikler,enerji harcanmasının düşmesi, kolajen miktarında azalma, vücut yağ miktarında artış, depresyon ve insülin direnci görülebiliyor.

Menopozda neden kilo alınır?

Kadınlar için menopoz döneminin en önemli sorunlarından biri ani kilo alımı olabiliyor. Kilo sorunu olmayan kadınlarda bile, menopozla birlikte özellikle karın bölgesinde yağlanma görülebiliyor. Bunun sebebinin ise hormonal değişiklikler olduğu aktarılıyor. Hipofizden salgılanan hormonlarda artış olurken, düzenli adet görme ve üreme fonksiyonunu oluşturan sistemdeki bozukluklar nedeniyle yumurtalık fonksiyonu azalıyor. Böylece, kadın için önemli bir hormon olan östrojen hormon seviyesi düşüyor, gonadotropin hormonlarında artış gözleniyor. Fiziksel aktivitenin azalması ve hormon düzeylerindeki azalma menopoz döneminde kilo alımının başlıca nedenleri arasında geliyor. 

Menopoz döneminde beslenmede dikkat edilmesi gerekenler;


	Doğru ve tamamen kişiye özel bir beslenme programı uygulanmalı. Kişide menopozla birlikte, insülin direnci ve tiroit gibi sağlık sorunlarının olup olmadığı sorgulanmalı. Ardından bir beslenme uzmanı tarafından hazırlanacak doğru bir tedavi programı izlenmeli. 
	Her yaşta olduğu gibi yeterli kalsiyum tüketilmeli. Kalsiyum kaynağı süt ve süt ürünleri dışında özellikle yeşil yapraklı sebzeler, kuru baklagiller ve pekmez de beslenme programında yer almalı.
	Mineral içeriği yüksek sert suların içilmesi tercih edilmeli.
	D vitamini eksikliğini önlemek için günlük gereksinim düzeyinin karşılanması hedeflenmeli. D vitamini düzeyinin takibi yapılarak, gerekiyorsa takviye kullanımı doktor kontrolünde yapılmalı. Güneş ışınlarından uygun şekilde ve düzenli olarak yararlanılmalı. 
	Yüksek proteinli diyet idrarla kalsiyum atımını arttırır ve osteoporozis için önemli bir risk faktörüdür. Bu nedenle aşırı protein tüketiminden kaçınılmalı. 
	Aşırı tuz, idrarla kalsiyum atımını arttıracağından, yemeklere aşırı tuz eklenmemeli ve tuzlanmış besinlerin sık tüketiminden kaçınılmalı. 
	Fitoöstrojen açısından zengin besinlerin tüketimine özen gösterilmeli. Kereviz, ıspanak, brüksel lahanası, keten tohumu, nohut fitoöstrojen kaynakları arasında yer alan besinlerdir.


 
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/menopozda-hatali-beslenme-kemik-sagligini-olumsuz-etkiliyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/menopozda-hatali-beslenme-kemik-sagligini-olumsuz-etkiliyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/menopozda-hatali-beslenme-kemik-sagligini-etkiliyor/4531/</link>
			<pubDate>Mon, 31 Oct 2022 17:01:16 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Çocuklarda kaşıntı neden olur? Çözümleri nelerdir?</title>
			<description><![CDATA[Bazı çocuklar ve erişkinler için kaşıntı, nedenini ve çaresini bulamadıkları uzun süreli bir sorun. Basit bir şikayet gibi görünse de kişinin günlük hayatını, gece uykusunu ve sosyal yaşamını etkileyen önemli bir problemdir. Kaşıntılı cilt, bir cilt hastalığı nedeniyle olabileceği gibi karaciğer hastalığı, böbrek yetmezliği, nörolojik ve bazı psikiyatrik hastalıklar gibi daha ciddi bir durumun belirtisi de olabilir.]]></description>
		    <news><![CDATA[Cilt, vücudumuzu dış ortamdan koruyan bariyer olarak görev alır ve bu bizim için hayati bir fonksiyondur. Virüs, bakteri gibi mikroorganizmaların yanı sıra kimyasallar ve diğer gizli tehditlerden koruyabilen bağışıklık sisteminin özel hücreleri ile doludur.

Deri hücreleri şüpheli bir madde ile karşılaştığında o maddeyi tanımak ve vücudu korumak için bağışıklık sistemi devreye girer, o bölgenin inflamasyonuna neden olan bir reaksiyonu başlatır. Bu inflamasyon dermatit veya döküntü olarak adlandırır. Bu reaksiyon kaşıntıya neden olabilir.

Kaşıntı, birçok cilt hastalığında ortak bir belirtidir. Kaşıntı tüm vücutta veya sadece belirli bölgede olabilir. Kaşıntının en sık nedenlerini Alerji ve Astım Derneği üyesi Çocuk Alerji Uzmanı Uzm. Dr. Gizem Atakul şunları söyledi:

Kuru cilt

Kuru cilt, kaşıntılı cildin en yaygın nedenlerinden biridir. Eğer cilt üzerinde kırmızı bir döküntü yoksa veya cildinde yeni bir değişiklik yoksa kaşıntının nedeni muhtemelen kuru cilttir. Düşük nemli bölgelerde aşırı sıcak veya soğuk havalar kuru cilde yol açabilecek çevresel faktörlerdir. Cildin çok fazla yıkanması da cildin kurumasına neden olur. İnsanlar yaşlandıkça ciltleri daha ince ve kuru hale gelir ancak yine de cilt kuruluğu her yaş grubunda görülebilir. İyi bir nemlendirici genellikle kuru cilde bağlı şikayetleri hafifletmeye yardımcı olur. Aşırı kuru cilt ise atopik dermatit için bir işaret olabilir. Kuru cildin belirtileri; pürüzlü, pullu veya dökülen cilt, aşırı kaşıntı, ciltte kanamaya eğilimli çatlaklar, çatlamış dudaklardır. Çok kuru cilt mutlaka tedavi edilmelidir. Deri bütünlüğünün, bariyer görevinin bozulduğu bu durumda meydana gelen çatlaklar mikropların ve kimyasalların derinin altına geçmesi için risk oluşturur. Bu nedenle enfeksiyonlar ve varsa dermatitin kötüleşmesine neden olabilir. Tedavide cilt yapısına uygun özel bir nemlendiriciler, beraberinde dermatit varsa antienflamatuvar veya kortizon içeren kremler kullanılabilir. Kuru cilde neden olacak faktörlerden kaçınmak önemlidir.

Egzama

Egzama veya atopik dermatit, çocuklarda deri döküntüsünün yaygın bir nedenidir. Çocukların %10-20'sinde, yetişkinlerin de %1-3'ünde görülür. Deri bariyerinin yapısı bozulmuş ve sızdırmazlık özelliğinin kaybolması nedeniyle meydana gelir. Cilt sıvı kaybı nedeniyle kurur, tahriş edici ve alerjenlerin cilde girmesine izin vererek o bölgede inflamasyona neden olur. Egzamada, cildi nemli tutmak çok önemlidir. Özellikle bebeklerde egzama zamanla düzelebilir. Bununla birlikte, cilt enfeksiyonlarına karşı daha savunmasız oldukları için egzaması olan kişiler dikkatli olmalıdır. Orta-ağır ciddiyette ve yaygın egzaması olan bebekler ise altta yatan besin alerjisi riski nedeniyle alerji hekimlerince değerlendirilmelidir. Erişkinlerde ise altta yatan nikel veya kimyasal madde alerjisi açısından değerlendirilmelidir.

Alerjiler

Tahriş ve alerjik reaksiyonlar da kaşıntılı cilde neden olabilir. Alerjik kontakt dermatit toplumda sık gördüğümüz bir alerjik deri hastalığıdır. Cilt bir alerjenle doğrudan temas ettiğinde ortaya çıkar. Sadece temas ettiği yüzeye sınırlı bir kızarıklık kaşıntı olur. Alerjik bir reaksiyonunun cildimize yansıması kaşıntılı, kırmızı renkte, küçük kabarcıklar, şişlikler şeklinde olabilir. Kızarıklıklar genellikle alerjenle karşılaştıktan belli bir süre sonra çıkar. Erken tip alerjilerde bu süre 15-30 dk iken gecikmiş tip alerjilerde birkaç gün sonra bile döküntü meydana gelebilir. Giysiler, evcil hayvanlar, kimyasallar, sabunlar, bazı bitkiler veya kozmetik gibi maddelere temas etmek ciltte alerjik reaksiyonları tetikleyebilir. Altta yatan bir besin alerjisi de cildin kaşınmasına neden olabilir. Nikel alerjisi oldukça yaygındır. Nikel alerjisi olan kişi, nikel içeren mücevherlerle temas ettiğinde, temas noktasında kırmızı, kaşıntılı, kabarık, bazen ise akıntılı bir alerjik tepki verir. Alerjilerde tedavinin temeli alerjisi olan maddeden kişinin kaçınmasıdır. Bu nedenle alerjik reaksiyona neden olan maddeyi bulmak oldukça önemlidir. Böylece uzun süreli ve sık tekrarlanan tedavilere gerek olmayacaktır. Eğer cildinizde bir alerjik döküntü olduğunu düşünüyorsanız nedeni bulmak için bir alerji uzmanına başvurunuz.

Susuzluk

Yeterli sıvı almamak vücudu dehidratasyon olarak adlandırılan bir durumuna sokar. Yeterli sıvı almadığınız uzun süreli veya tekrarlayan dönemleriniz varsa, bu dehidratasyona neden olabilir. Dehidratasyon genellikle kuru cilde neden olur ve bu da kaşıntıya neden olabilir. Susuz kalmış bir kişinin cildi kuru, donuk görünebilir. Dehidratasyonun diğer belirtileri arasında baş ağrısı, yorgunluk ve kas krampları bulunur. Susuz kalmış bir kişi, idrar miktarının azaldığını, aynı zamanda daha koyu sarı ve kokulu olduğunu fark edecektir. Ağız kuruluğu ve cildinin esnekliğinde azalma hissedecektir. Hafif dehidratasyon, özellikle su olmak üzere daha fazla sıvı içerek tedavi edilebilir. Ciddi vakalar için ise tıbbi müdahale gerekir. Kişiler kahve ve alkol alımını azaltarak susuz kalma riskini azaltabilirler.

Kurdeşen (Ürtiker)

Kurdeşen, vücutta histamin adı verilen bir kimyasalın salınması sonucu gelişen bir tür cilt bulgusudur. Histamin, küçük kan damarlarından sıvı kaçışına neden olur ve damarlardan dokuya geçen bu sıvı ciltte şişlik meydana getirir. Kurdeşen rahatsız edici kaşıntıya neden olabilir ve nadiren ağrılı olabilir. Ancak, bulaşıcı değildirler. Kurdeşenin kendisi tipik olarak tehlikeli olmasa da dudakları, dili, boğazı veya nefes almayı etkileyen şişme reaksiyonları acil tıbbi müdahale gerektirir. İki türü vardır.

1.Akut kurdeşen: Genellikle belirli bir gıda veya ilaç gibi alerjik bir tetikleyici ile temas ettikten sonra ortaya çıkar. Aşırı sıcak veya soğuk hava, güneşe maruz kalma veya egzersiz gibi alerjik olmayan nedenler de tetikleyici olabilir.

2.Kronik kurdeşen: 6 haftadan uzun süren kurdeşendir. Bu durumda altta yatan nedeni bulmak zordur. Aylarca hatta yıllarca sürebilir.  Altta yatan neden belirlenemese bile, durum genellikle zamanla düzelir. Ancak kaşıntılı bu döküntüler kişinin hayatını olumsuz etkiler. Kaşıntı nedeniyle uyku düzeni bozulur, sürekli kaşınan kırmızı renkte bir döküntüye sahip olmak kişinin günlük ve sosyal hayatını da olumsuz etkiler.  

Kurdeşen şikayeti olan hastalar mutlaka bir alerji doktoru tarafından hem etkeni bulmak hem de doğru tedaviyi almak için değerlendirilmelidir.

Böcek ısırıkları

Böcek ısırıkları genellikle bir kişinin cildinde bir kabarıklık yapar ve kaşıntıya neden olur. Sivrisinek ve örümcek ısırıkları genellikle kırmızı, şişmiş bir ısırık izi oluşturur. Tahtakurusu ve uyuz ısırıkları, cildin daha geniş bölgelerinde döküntüye ve vücudun her yerinde kaşıntıya neden olabilir. Sivrisinek ısırıkları genellikle sadece soktuğu alanda sınırlıdır. Ancak bazen özellikle daha küçük çocuklarda sokma alanı dışında da kızarık, kabarık genellikle içi su dolu kaşıntılı şişliklere neden olabilir.

Psikolojik

İnsanlar, altta gerçek bir fiziksel neden olmadan kaşıntı hissi yaşayabilirler. Aşırı kaşıma cilt hasarına neden olabilir. Özellikle depresyon, kaygı/endişe ve obsesif kompulsif bozukluk hastalarında kaşınma hissi görülebilir.

Diğer nedenler

Kaşıntı, kıl kurdu veya bit gibi parazitlerin neden olduğu durumlarda da olabilir. Sporcu ayağı gibi mantar enfeksiyonları da ayak parmakları arasında ve çevresinde kaşıntıya neden olabilir. Kaşıntılı cilt, daha ciddi tıbbi durumlardan da kaynaklanabilir. Şeker hastalığı, sıkışmış sinirler ve zona nöropati adı verilen sinir hastalığı yapar ve şiddetli kaşıntıya neden olabilir. Sedef hastalığı, ciltte kaşıntı ve rahatsızlık yaratabilen değişikliklere neden olur.

Kaşıntıyı azaltmak için evde neler yapabiliriz?


	Cildin nemli kalmasına yardımcı olmak için daha fazla su içmek
	Cilt üzerine bir nemlendirici krem kullanmak ve günde en az bir veya iki kez uygulamak
	Etkilenen bölgeye soğuk ve ıslak bir bez koymak
	Ilık banyo yapmak
	Boya veya parfüm içermeyen sabunlar seçmek
	Hafif veya kokusuz çamaşır deterjanı kullanmak
	Nikel, mücevher ve yün gibi maddelere hassasiyetiniz varsa bunlardan kaçınmak
	Belki de en önemli kişisel bakım önlemi deriyi çizmekten kaçınmaktır. Çok sert ve hızlı kaşımak cilde zarar verip kaşıntıyı kötüleştirebilir.

]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/cocuklarda-kasinti-neden-olur-cozumleri-nelerdir.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/cocuklarda-kasinti-neden-olur-cozumleri-nelerdir_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/cocuklarda-kasinti-neden-olur-cozumleri-nelerdir/4530/</link>
			<pubDate>Mon, 31 Oct 2022 16:02:05 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Güneş ışığı, uyku ihtiyacını azaltıyor</title>
			<description><![CDATA[Avrupa ülkelerinde hafta sonunda kış saati uygulamasına geçildi. Ülkemizde 2016 yılından bu yana saatler geri alınmıyor. Beynin çalışmasını gün ışığına göre ayarladığını belirten Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Fatma Duygu Kaya, “Gözünüze güneş ışığı geliyorsa beynimizdeki melatonin azalıyor. Bunun sonucunda uykuya geçmek zorlaşmış oluyor.  Karanlık bir ortamda ise melatonin seviyemiz artıyor ve beynimiz uykuya hazır olduğumuz mesajını gönderiyor” dedi. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Kaya, biyolojik saatimiz ile güneş saatinin devamlı birbirleri ile eşzamanlı olmak ve uyum göstermek zorunda olduğunu vurguladı.                                                                                                     

Üsküdar Üniversitesi NP Etiler Tıp Merkezi Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Fatma Duygu Kaya, kalıcı yaz saati uygulamasının psikolojiye etkilerine ilişkin değerlendirmede bulundu.

Türkiye’de her sene ekim ayından başlayıp mart ayına kadar saatlerin 1 saat geriye alınarak kış saati uygulamasına geçildiğini hatırlatan Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Fatma Duygu Kaya, “2016 yılında bu uygulama kaldırıldı. Sürekli olarak kalıcı yaz saatine geçildi. Halkımız zaman zaman bu uygulamayı eleştirdi. Özellikle sabahları işe ve okula giden insanların yaşadığı zorluklarını, kaygılarını, sıkıntılarını haber programlarında sık sık görmeye başladık” dedi.

Biyolojik saatimiz ve güneş saati uyum göstermek zorundadır

Kalıcı yaz saati uygulamasının bedensel ve ruhsal etkileri olduğunu kaydeden Psikiyatri Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Fatma Duygu Kaya, “Üç adet saatten bahsedebiliriz. İlki güneş saatidir yani güneşin hareketi ve pozisyonuna güneş saati diyoruz. Güneşin doğuşu ve batışı olarak düşünebiliriz. İkincisi ise biyolojik saatimizdir. Biyolojik saat bizim fizyolojik süreçlerimizi yönettiğimiz 24 saatlik salınım gösteren bir düzendir. Biyolojik saatimiz ve güneş saati devamlı birbirleri ile eşzamanlı olmak ve uyum göstermek zorundadır” diye konuştu. 

Beyin gün ışığına göre düzeni sağlıyor

Göze giren ışığın beyin tarafından algılandığını belirten Yrd. Doç. Dr. Fatma Duygu Kaya, “Beyin gündüz ya da gece olduğunu bize hissettirip bütün bu fizyolojik ve bedensel işlevleri düzenliyor, vücut ısımızı ve hormonlarımızı düzenliyor. Bu nedenle dışarıdan gelen ışığın önemi çok fazladır. Melatonin ise beynimizdeki bir hormondur. Bu hormonun işlevi ise şudur: Gözünüze güneş ışığı geliyorsa beynimizdeki melatonin azalıyor. Bunun sonucunda uykuya geçmek zorlaşmış oluyor.  Karanlık bir ortamda ise melatonin seviyemiz artıyor ve beynimiz uykuya hazır olduğumuz mesajını gönderiyor” dedi. 

Sosyal saat ile oynamak sağlığı etkiliyor

Üçüncü saatin ise sosyal saat olduğunu ifade eden Yrd. Doç. Dr. Fatma Duygu Kaya, “Biz sadece sosyal saatimizi değiştirebiliriz. Ekonomik ve politik nedenler de bu saatin değişmesinde etkilidir. Dolayısıyla biz sosyal saat ile ne kadar fazla oynarsak insanların bedensel ve ruhsal sağlığı o kadar etkileniyor” dedi.

Saat değişikliği ile uyku kısalıyor

Yaz saati uygulamasının güneş ışığından daha fazla yararlanmasını sağlamak amacı ile yapıldığına dikkat çeken Yrd. Doç. Dr. Fatma Duygu Kaya, “Okul ve işten çıkan insanların sosyal hayat ve spor gibi aktiviteler için kendilerine daha fazla zaman ayırmalarını amaçlar. Ancak saat değişikliği ile uykumuz kısalıyor. Buna adapte olmak için ise bir haftalık bir süreç geçirmemiz gerekiyor. Güneşin vücudumuz için önemi hem bedensel hem ruhsal açıdan çok önemlidir” dedi.
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/gunes-isigi-uyku-ihtiyacini-azaltiyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/gunes-isigi-uyku-ihtiyacini-azaltiyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/gunes-isigi-uyku-ihtiyacini-azaltiyor/4529/</link>
			<pubDate>Mon, 31 Oct 2022 16:00:21 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Akciğer kanserinin başlıca belirtisi, öksürük!</title>
			<description><![CDATA[En sık ölüme neden olan kanser türünün ilk sırasında akciğer kanseri yer alıyor. Her yıl yaklaşık, dünyada 1,6 milyon kişinin akciğer kanseri nedeniyle yaşamı sonlanıyor. Göğüs Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Erdal Okur, “1-30 Kasım Dünya Akciğer Kanseri Farkındalık Ayı” sebebiyle akciğer kanseri hakkında konuştu.]]></description>
		    <news><![CDATA[Prof. Dr. Erdal Okur, akciğer kanserinde erken teşhisin önemli olduğuna dikkat çekti. Gerek cerrahi tedavide gerekse diğer tedavi yöntemlerinde yaşanan önemli gelişmeler sayesinde özellikle erken tanı konabilen ve cerrahi olarak tedavi edilebilen akciğer kanserinden tamamen kurtulmanın mümkün olduğunu belirten Okur, hastalığın erken döneminde tanı konabilmesi için yüksek riskli olarak belirlenmiş, yoğun sigara içen veya geçmişte içmiş olan 50 yaş üzeri kişilerin her yıl düşük radyasyon dozlu bilgisayarlı akciğer tomografi çekiminin yapılması gerektiğini söyledi. Bu sayede henüz hiçbir belirti vermemiş erken evre akciğer kanserinin yakalanmasının mümkün olabildiğini ifade eden Prof. Dr. Okur, akciğer kanserinin belirtileri hakkında da bilgiler verdi.  

Akciğer kanserinin ilk belirtisinin genellikle öksürük olduğunu açıklayan Okur, öksürüğün tümörün havayolunu irrite etmesi veya tıkanıklıklar yapması sonucu geliştiğini dile getirdi. Kronik sigara içenlerde özellikle sabahları, bir miktar balgamın eşlik ettiği, kronik öksürük yaşanabildiğini belirten Okur, “Ancak önceden de var olan öksürükte artma veya öksürüğün karakterinde bir değişiklik hissedildiğinde hekime başvurmak yaşamsal önem taşıyor” dedi.

Açıklamalarının devamında kanlı balgamın, akciğer kanserinin en özgül bulgularından biri olduğuna dikkat çeken Okur, akciğer kanserinde ağızdan gelen kanamanın; derinden öksürükle gelen ve genelde balgamla birlikte, balgam içinde bir damla veya çizgi şeklinde olduğu bilgisini paylaştı. Balgamda kan görülmesinin hemen hekime başvurma gerekliliğini işaret ettiğini belirten Okur, “Bazen burun ve dişetlerinde de kanama olup ağızdan veya balgamla karışık gelebiliyor. Bu nedenle her ağızdan kan gelmesi mutlaka akciğer kanseri demek değildir. Ancak özellikle orta yaş ve üstü sigara içen kişilerin bu konuda şüpheci olmalarında yarar vardır” diye konuştu. Okur, bir diğer akciğer kanseri belirtisinin nefes darlığı olduğunu belirterek şunları söyledi:

“Akciğer tümörünün havayolunu tıkaması veya akciğerlerde tümöre bağlı su toplanması nedeniyle nefes darlığı gelişebiliyor. Kronik sigara içenlerde, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) sık görülüyor ve bu hastalar nefes darlığı sorunu yaşayabiliyor. KOAH hastalarında akciğer kanseri de geliştiği zaman nefes kapasitelerinde bir miktar daha bozulma yaşanabiliyor. Kişi daha az efor sarf ettiğinde, örneğin merdiven çıkarken veya daha kısa mesafe yürüse bile hemen yorulduğunu hissediyor. Daha önce nefes darlığı yaşamayan kişilerde de fiziksel aktiviteyle nefes darlığı sorunu başlayabiliyor. Tüm bu bulgular hekime danışmayı gerektiren akciğer kanserinin sinyali olabiliyor.”

 Tümörün akciğerde havayolunda tıkanıklık yapabildiğine ve bu tıkanıklığın arkasında kalan akciğer kısmında enfeksiyon gelişebildiğine dikkat çeken Prof. Dr. Okur, antibiyotik ile tedavi edilip düzelse de akciğer enfeksiyonunun bir süre sonra tekrarladığını belirterek, “Dolayısıyla art arda akciğer enfeksiyonu geçiren kişi bu durumda akciğerlerinde havayolunu tıkayan bir sorun olabileceği ihtimalini düşünmeli ve mutlaka hekimine başvurmalıdır. Ayrıca, ses tellerine giden sinirlerden özellikle sol tarafta olanı akciğerin yakınından geçiyor ve bu sinire akciğer tümörünün kendisi veya onun neden olduğu lenf bezi büyümesi bası yaptığı zaman hastanın sesinde tamamen veya kısmi kısılma başlayabiliyor. Ses kısıklığının başka nedenleri olsa da, özellikle akciğer kanseri için risk grubundaki kişilerin bu konuda dikkatli olmaları büyük önem taşıyor.”

Göğüs bölgesinde ağrının akciğer tümörünün göğüs duvarına ulaşması durumunda görüldüğünü aktaran Okur, devamlı künt ve hiç kaybolmayan bir ağrı şeklinde geliştiğini belirtti. Okur, “Akciğerlerin en üst tepe kısımlarında gelişen tümörler ise omuz ve kol ağrısına yol açabiliyor. Dolayısıyla başka neden olmadan ve 1-2 hafta içinde düzelme göstermeyen göğüs bölgesindeki ağrı akciğer kanserinin habercisi olabiliyor” uyarısında bulunuyor. 

Çoğu kanser gibi akciğer kanserinde de vücutta yıkımın arttığnın, hastada kansızlık (anemi) geliştiğini, hasta yavaş yavaş kilo kaybettiğini ve kendini halsiz, bitkin hissedebildiğini dile getiren Okur, “Bazen iştahı azalmamış olsa da ve iyi beslense de kilo kaybı devam edebiliyor. Dolayısıyla istemsiz ve diyet yapmadan oluşan kilo kaybı vücutta herhangi bir yerde gelişen kötü huylu tümörden kaynaklanabiliyor” diye konuştu.
 
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/akciger-kanserinin-baslica-belirtisi-oksuruk.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/akciger-kanserinin-baslica-belirtisi-oksuruk_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/akciger-kanserinin-baslica-belirtisi-oksuruk/4528/</link>
			<pubDate>Mon, 31 Oct 2022 11:53:45 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Estetik diş hekimliğinde ortodonti </title>
			<description><![CDATA[Estetik Diş Hekimliğinde en merak edilen konulardan biri olan Ortodontinin önemini ve süreçteki yerini Diş Hekimi Nazan Nur Arık sizler için kısaca açıkladı. Öncelikle süreci anlamak adına Estetik Diş Hekimliğinin amacını iyi anlamamız gerektiğinin altını çizen Nazan Nur Arık, hastaların tedavi sürecini en sağlıklı, en kalıcı ve en estetik çözümle tamamlamanın önemini vurguladı.]]></description>
		    <news><![CDATA[Peki bu süreçte nasıl ilerlemeliyiz? Dişleri tamamen kesip kaplamak mı daha mantıklı yoksa estetik protokole ortodontik tedavi ekleyip dişlerden herhangi bir madde kaldırmamak mı?

Nazan Nur Arık bu soruya şöyle cevap verdi;

“Ben bir hekim olarak dişlerden herhangi bir madde kaldırmamayı tercih ediyorum. Biz doktorlar bu yaklaşıma minimal invaziv yaklaşım diyoruz. Yani dişten dokuyu mümkün olduğu kadar az çıkarmayı hedeflediğimiz bir yaklaşım bu.”

Dijital Gülüş Tasarımı Dünyada Sıklıkla Uygulanmakta

Teknolojinin gelişmesiyle diş hekimliğinde artan alternatilerden de sıklıkla yararlanan Nazan Nur Arık ortodontinin yanı sıra kullandığı uygulamaları da şöyle özetledi;

“Ortodontinin yanı sıra DSD dediğimiz Dijital Gülüş Tasarımı protokolü tüm dünyada da sıklıkla uygulanmaktadır. Yani ortodontik tedaviye başlamadan önce, hastalarımız için bir gülüş tasarlıyor ve bu tasarıma göre ortodontik tedaviyi bitiriyoruz. Bu tedavi ile dişlerden herhangi bir madde çıkarmıyoruz ve yaprak porselen ile dişlerin üzerine yerleştirdiğimiz estetik malzemelerle ideal gülüşü sağlayabiliyoruz.”

Dijital Gülüş Tasarımı Protokolü Ne Kadar Süren Bir Tedavi Süreci Gerektirir?

Gülüş tasarımı uygulamasını yaptırmaya karar veren pek çok insanın hedefi, en sağlıklı ve estetik sonuca ulaşmak. Dijital Gülüş Tasarımı Protokolü de bu anlamda, oldukça başarılı bir yöntem oluşuyla dikkat çekiyor. Nazan Nur Arık, Dijital Gülüş Tasarımına ortodonti protokolü eklediği uygulama konusunda süreci kısaca şöyle açıkladı;

“Bu yaklaşımla tedavi sürecinin biraz daha uzun olabileceği doğrudur. Ancak bu şekilde dişten herhangi bir madde çıkarmadan da en estetik sonuca ulaşmak mümkündür.”

Ortodontide Estetik Uygulamalar için Tüm Yaklaşımlar Bunlar Mıdır?

Nazan Nur Arık son sorumuza şöyle cevap verdi;

“Hayır. Ortodontinin de estetik uygulamaları artık mevcuttur. Diş teli gerektirmeyen ve şeffaf plaklarla yapılan ortodontik tedaviler de vardır. Bu tedavide, kişiler su gibi şeffaf plaklar takarak ortodontik tedavi görürler. Yapay zeka teknolojisi ile üretilen bu plaklar diş problemlerinizi çözmeye büyük katkı sağlar.”
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/estetik-dis-hekimliginde-ortodonti.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/estetik-dis-hekimliginde-ortodonti_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/estetik-dis-hekimliginde-ortodonti/4526/</link>
			<pubDate>Wed, 26 Oct 2022 09:35:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Kalp damarlarında tıkanıklığın ilk sinyaline dikkat!</title>
			<description><![CDATA[Sağlıksız beslenme, hareketsizlik, yoğun stres içeren yaşam tarzı, sigara, alkol, aşırı tuz tüketimi ve kalitesiz uyku gibi alışkanlıklar nedeniyle kalp ve damar hastalıklarının görülme sıklığı son yıllarda hızla artıyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Acıbadem Taksim Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, dünyada ve ülkemizde ölüm nedenleri arasında başı çeken kalp damarlarındaki tıkanıklığın yani koroner arter hastalığının artık gençlerde de sık görüldüğünü belirterek “Sağlıksız yaşam alışkanlıklarına genetik faktörler, yüksek kolesterol, yüksek tansiyon ve diyabet hastalığı da eklendiğinde kalbi besleyen damarların (koroner arter) tıkanma ihtimali giderek artıyor” diyor.   

Ülkemizde her yıl bin kişiden ikisinin yani yaklaşık 160.000 kişinin kalp damarlarındaki tıkanıklığa bağlı olarak hayatını kaybettiğini söyleyen Doç. Dr. Macit Bitargil “Kalbi besleyen ana damarlarda kritik seviyede ve sayıda damar tıkanıklığı olduğu zaman ise hayat kurtaran ve yaşam kalitesini yükselten koroner bypass ameliyatları gündeme geliyor. Ülkemizde her yıl yaklaşık 40 bin kişi koroner bypass yani kalp ameliyatı oluyor” diye konuşuyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, kalp damarlarında tıkanıklık ve koroner bypass ameliyatı hakkında bilinmesi gerekenleri anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu. 

Göğüs ağrısına dikkat!
Kalbi besleyen damarlarda tıkanıklık olması durumunda kalp kaslarının yeteri kadar beslenemediğini, bu nedenle özellikle kalbin iş yükü arttığında kalbin beyne bazı sinyaller yolladığını, bunun da öncelikle göğüs ağrısı ile kendini gösterdiğini vurgulayan Doç. Dr. Macit Bitargil “Özellikle yol yürümekle ya da yokuş yukarı çıkmakla gelen ve dinlenince geçen göğüs ağrılarını ciddiye alıp en kısa zamanda doktora görünmek gerekir. Tam teşekküllü bir hastanede kalp için görüntüleme yöntemleri uygulanarak kalp damar tıkanıklığı ortaya konulacak; kardiyolog ve kalp damar cerrahisi uzmanları bir araya gelerek bypass ameliyatı gerekip gerekmediğinin kararını ortak verecektir.” diyor. 

Kalp krizine yol açabiliyor!
Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, kalp damarlarındaki tıkanıklığın kalp krizine yol açabildiğini belirterek şöyle konuşuyor: “Kalbin beslenmesini sağlayan, 2-4 mm aralığında çaplara sahip olan iki ana koroner arter ve onların dalları mevcuttur. Bu damarlarda tıkanıklık kritik seviyelere ulaştığında ve özellikle göğüs ağrıları başladığında hastalık ciddiye alınmazsa kalp krizine (miyokard enfarktüsü) yol açabiliyor. İlaç tedavisi, koroner balon anjioplasti ve/veya stentin yetersiz kaldığı durumda devreye koroner bypass ameliyatı giriyor.” Koroner bypass ameliyatının, kalbin ihtiyaç duyduğu kanlanma miktarını yeniden sağlamak, hastanın hayati tehlikesini ortadan kaldırmak, yaşam kalitesini artırmak ve sağlıklı bir şekilde normal hayata geri dönüşüne vesile olmak adına devreye girdiğini vurgulayan Doç. Dr. Macit Bitargil, hangi tedavi yönteminin uygulanması gerektiğine ilişkin kararın, hastalığın durumuna göre hasta özelinde belirlendiğini söylüyor. 

Bu alışkanlıklar kalbi tehdit ediyor!
Günümüzde sağlıksız yaşam tarzı nedeniyle kalp ve damar hastalıklarının yaygınlaştığını vurgulayan Doç. Dr. Macit Bitargil, son yıllarda kalp hastalıklarından ölümün gençlerde de sık görüldüğüne dikkat çekiyor. Doç. Dr. Macit Bitargil, kalp damarlarında tıkanıklığa yol açarak bypass’a zemin hazırlayan alışkanlıkları şöyle anlatıyor: “Yoğun stres kortizol mekanizmasına bağlı olarak kan basıncını, kan şekerini ve kolesterol miktarını artırarak özellikle kalp damarlarımıza ciddi miktarlarda zarar vermektedir. Yüksek oranlarda alkol tüketmek, tütün mamulleri kullanarak dumana maruz kalmak, hareketsizlik, spor yapmamak, dengesiz ve sağlıksız beslenmek, fazla tuz tüketmek, kalitesiz uyku gibi alışkanlıklar da kalp damarlarımız için zararlı olup bypass ameliyatına zemin hazırlayan yanlış alışkanlıklardır.” 

Koroner bypass ameliyatının yöntemi hastaya göre değişiyor 
Acıbadem Taksim Hastanesi Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, koroner bypass ameliyatının yönteminin, hastanın durumuna göre belirlendiğini belirterek, açık ya da kapalı her iki yöntemle de, damar tıkanıklığı dolayısıyla kalbin etkilenen bölgelerine kanın sağlıklı şekilde yeniden ulaşmasının sağlanabildiğini söylüyor. Özellikle ‘Minimal invaziv’ de denilen kapalı ameliyat yönteminde; son yıllarda teknoloji ve tıpta yaşanan hızlı gelişmeler ve hekimlerin tecrübeleri sayesinde bypass ameliyatının, göğsün ön kemiği kesilmeden, göğsün sol alt tarafında meme altından yapılan küçük bir kesi ile de gerçekleştirilebildiğini belirten Doç. Dr. Macit Bitargil “Ameliyat esnasında kalbin kritik olarak daralan ya da tıkanan koroner damarlarına, göğüsten, bacaktan ya da koldan alınan damarlar yardımı ile bypass işlemi yapılır. Böylece hastalık nedeni ile kalbin etkilenen bölgelerine tekrardan sağlıklı bir şekilde kanın ulaşması sağlanır. Genel anestezi altında ortalama 3-6 saat kadar süren bir işlemdir” diyor. Koroner bypass ameliyatı sonrasında yaklaşık 1 haftada taburcu olunurken, vücudun kendini toplama süresinin 6-12 hafta arasında değiştiğini belirten Doç. Dr. Macit Bitargil, doktor izin verdiği takdirde 4-6 hafta sonra iş hayatına dönülebileceğini ve spor aktivitelerine başlanabileceğini söylüyor.  

“Kalbime bypass ameliyatı yapıldı, artık damarlarım tıkanmaz” demek yanlış!
Toplumda ‘kalbime koroner bypass ameiliyatı yapıldı, artık damarlarım tıkanmaz’ şeklinde inanış olduğunu, ancak bunun doğru olmadığını vurgulayan Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Doç. Dr. Macit Bitargil, koroner bypass ameliyatında kullanılan damarların bilinçli ve tedaviye uyumlu hastalarda ameliyat sonrasında 10-15 yıl açık kalabildiğini, bu süreden sonra zamanla yeniden tıkanabildiğini belirtiyor. Doç. Dr. Macit Bitargil “Koroner bypass ameliyatından sonra hastaların bazı yaşam tarzı değişikliklerini gerçekleştirmesi çok önemlidir. Önerilen tedaviyi uygulamayan, kontrollerini ve ilaç kullanımlarını aksatan, zararlı alışkanlıklarına hala devam eden hastalarda ise erken dönem tıkanıklık ve yeniden müdahale durumları söz konusu olabilmektedir. Kalp ameliyatı sonrası stresten ve sigaradan mutlaka uzak durulmalı, sağlıklı bir diyet programı uygulanmalı, verilen ilaçlar düzenli kullanılmalı ve doktor kontrolleri aksatılmamalıdır.” uyarısında bulunuyor. 
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/kalp-damarlarinda-tikanikligin-ilk-sinyaline-dikkat.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/kalp-damarlarinda-tikanikligin-ilk-sinyaline-dikkat_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/kalp-damarlarinda-tikanikligin-ilk-sinyaline-dikkat/4525/</link>
			<pubDate>Wed, 26 Oct 2022 09:32:38 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Sık boğaz ağrısı neden olur?</title>
			<description><![CDATA[Sık sık boğaz ağrısı yaşamak aslında ciddi bir rahatsızlığın belirtisi olabilir. Grip, nezle gibi hastalıkların doğal bir sonucu olarak gördüğümüz boğaz ağrısını daha fazla önemsemek gerekiyor. Medline hekimlerinden Dr. Ferit Şeyhzade, sık boğaz ağrısının nedenlerini şöyle sıralıyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Uyurken burun tıkanıklığı çeken kimselerde, ağız açık uyunması sebebiyle sabahları ağız kuruması ve boğaz ağrısı olur. Ağzın kurumasıyla bakteriyel ve viral enfeksiyonlar boğaza daha kolay yerleşir. Dolayısıyla, sabah ağzınız kuru uyanıyor ve sık boğaz enfeksiyonu yaşıyorsanız burun kontrolü yaptırmalısınız. Kıkırdak eğriliği (deviasyon) ya da burun eti büyümesi probleminiz olabilir. Bunun yanı sıra, boğazda yanma ve yutkunmakla şiddetlenen ağrılarınızın en sık sebebi enfeksiyonlardır. Enfeksiyonlar çoğunlukla virüs kökenlidir. Soğuk algınlığı ve grip virüsleri gibi. Pek bilinmese de kızamık, suçiçeği gibi hastalıklar; nispeten daha az görülen difteri ve boğmaca gibi bakteri kökenli enfeksiyonlar da boğaz ağrısı yapabilir. Bakteri mi yoksa virütik bir enfeksiyon mu yaşadığınızı da boğaz ağrısının şiddeti ve uzunluğu ile ayırt edebilirsiniz. Bakteriyel enfeksiyonlarda boğaz ağrısı ve yutma güçlüğü çok daha şiddetli ve uzun sürelidir, ateş genellikle 38.3 derecenin üzerindedir.
 
Enfeksiyon dışı nedenler boğaz ağrısı yaratır mı?
Evet, boğaz ağrısı enfeksiyon dışı nedenlerden de kaynaklanabilir. Alerjiler, uyku apnesine bağlı sağlıklı solunum olmaması, boğaz kuruluğu, kirli havaya ve sigaraya maruz kalmanın yol açtığı tahriş, sese aşırı yüklenme, bağırma, gırtlak ve adale ağrıları, reflüye bağlı ağrılar ve bazı tümörler sık boğaz ağrısına neden olabilir.
 
Boğaz ağrısı nasıl geçer?
Viral enfeksiyonlardan kaynaklanan boğaz ağrıları yaklaşık 5-7 günde sona erer ve tıbbi bir müdahale gerektirmez. Bu süreçte ağrı ve ateşi önlemek için ağrı kesici ve ateş düşürücüler kullanılabilir. Çocuklarda ise semptomları hafifletmek amacıyla, dozları belirlenmiş ilaçlar tercih edilebilir. Boğaz ağrısının sebebi bakteriyel enfeksiyonlardan kaynaklanıyorsa tedavi yöntemi olarak antibiyotiklere başvurulur. Antibiyotikler çok ciddi ilaçlardır ve tedavinin tamamlanmaması vücudun bakterilere karşı oluşturduğu bağışıklığı zayıflatır. Bu nedenle antibiyotik kullanırken boğaz ağrısı geçmiş olsa dahi doktorun önerdiği antibiyotik bitene kadar kullanılmalıdır.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/sik-bogaz-agrisi-neden-olur.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/sik-bogaz-agrisi-neden-olur_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/sik-bogaz-agrisi-neden-olur/4518/</link>
			<pubDate>Fri, 21 Oct 2022 12:07:36 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Meme Kanserinde Erken Teşhis Hayat Kurtarır!</title>
			<description><![CDATA[Kadınlarda en sık görülen kanser türü olan meme kanseri belirtilerini bilmek, meme kanserini erken evrede yakalamak tedavinin başarıya ulaşması açısından çok önemlidir. Erken teşhis edildiğinde bu hastalıktan kurtulma şansı yüksektir ve erken tanısı konulan meme kanseri, tamamen tedavi edilebilmektedir. 

Yeni Yüzyıl Üniversitesi Gaziosmanpaşa Hastanesi Genel Cerrahi Bölümünden Prof. Dr. Deniz Böler Meme Kanseri hakkında merak edilenleri cevapladı.

]]></description>
		    <news><![CDATA[Meme kanserinde en önemli risk faktörleri nelerdir?

Meme Kanserinde yaş en önemli mutlak risk faktörüdür. Meme kanserlerinin büyük kısmı 45 yaş üzeri kadınlarda görülmektedir ve bu risk yaş ile paralel olarak artmaktadır. Ancak daha genç hastalarda da (yirmili yaşlar dahil olmak üzere) meme kanseri görülebileceği unutulmamalıdır. 

Özellikle birinci derece yakınında (anne, anneanne, teyze, kız kardeş) meme ve/veya yumurtalık kanseri olması, meme kanseri riskini artırmaktadır. Son yıllarda baba, dayı ve amca gibi diğer aile fertlerinde de meme, prostat, pankreas ve mide kanseri gibi başka kanser türlerinin görülmesi de risk artışına neden olabilmektedir. Bu nedenle ailesinde kanser yükü çok olan kadınların genetik danışmanlık alması önemlidir. 

Ayrıca erken yaşta adet görme, menopoza geç girme, çocuk doğurmamış ve emzirmemiş olmak, menopoza girdikten sonra kontrol altında olmadan hormon replasman tedavisi almak, daha önce göğüs duvarına başka bir nedenle ışın tedavisi almış olmak, hareketsiz yaşam tarzı ve obezite diğer önemli risk faktörleridir. Özellikle menopoza girdikten sonra alınan kilolar meme kanseri riskini önemli ölçüde artırmaktadır.

Meme kanserinde göz ardı edilmemesi gereken durum: Meme kanseri olan kadınların %75’inden fazlası bilinen risk faktörlerinden hiçbirini taşımaz. Bu nedenle düzenli takip ve erken tanı meme kanserini yenmenin tek yoludur.  

Memede ele gelen her kitle kanser midir?

Memede ele gelen her kitle kanser olduğunuz anlamına gelmemektedir. Fibroadenom, fibrokist, hamartom gibi oluşumlar da kitle şeklinde fark edilebilir. Kesin tanı ve uygun tedavi için vakit kaybetmeden meme cerrahisi uzmanına başvurmak ve gerekli görülen testleri yaptırmak önemlidir.

Kanlı meme başı akıntısı kanser anlamına mı gelir?

Meme başı akıntıları çeşitli şekillerde olabilir. Kanlı meme başı akıntısı olan kadın çok dikkatle değerlendirilmelidir. Bazen kanlı meme başı akıntısı meme kanserinin ilk ve tek belirtisi olabilir. Öte yandan kanlı meme başı akıntısının en sık nedeni intraduktal papillom dediğimiz iyi huylu oluşumlardır.

Ailesinde meme kanseri öyküsü olmayan kadınlarda meme kanseri görülür mü?

Meme kanseri olan kadınların % 80’inden fazlasında ailesinde herhangi bir kanser öyküsü bulunmamaktadır. Ailesinde meme kanseri öyküsü olmayan kadınlar da meme kanserine yakalanabilmektedir. Bu nedenle hiçbir şikayeti olmasa bile tarama, muayene ve tetkiklerinin yapılması çok önemlidir.

Meme kanseri tanısı alan her hastanın memesi alınır mı? 

Mastektomi (meme dokusunun tamamının alındığı ameliyat) veya meme koruyucu cerrahi yapma kararı alınırken tümörün büyüklüğü ve yerleşimi, tümörün odak sayısı, hastanın kalıtsal risk faktörleri, ışın tedavisi alıp alamayacağı, kozmetik sonuçlar, hastanın beklentisi ve isteği gibi pek çok detay değerlendirilir. Meme başını ve meme derisini koruyarak meme dokusunun tamamının alınıp, hastanın kendi dokusu veya silikon implantlar ile memenin yeniden yapılandırılması gibi ameliyat seçenekleri de söz konusudur. Meme kanseri ne kadar erken saptanırsa memeyi koruma şansı ve tedavi seçenekleri de o kadar fazla olmaktadır. 

Meme kanserinde tedavi stratejisi nasıl belirlenir?

Tedavi planlaması hem “kanser tedavisi prensipleri” hem de kişisel seçimlere göre yapılır.  


	Meme kanserinin biyolojik ve moleküler tipi
	Kanserin evresi 
	Hastanın genel sağlık durumu, yaşı ve diğer tıbbi koşullar
	Kişisel tercihler, 


tedavi planlamasının yapılmasında rol oynayan faktörlerdir.

Meme kanseri tedavisi multidisipliner yaklaşım ile (meme kanserinin tedavi aşamalarında yer alan farklı uzmanlık alanlarına sahip hekimlerin birlikte karar vererek süreci yönetmesi) yapılmaktadır ve çok başarılı sonuçlar alınmaktadır. Başka bir hastaya önerilen veya yapılan tedavi bu nedenle diğer hasta için uygun olmayabilir. Hastalar bu nedenle kendi durumlarını diğer hastalar ile kıyaslamamalıdır.

Meme koruyucu cerrahi sadece genç hastalara mı uygulanır?

Meme koruyucu cerrahi sadece genç hastalara değil, her yaştaki hastaya uygulanabilir.  Memeye yapılacak cerrahinin tipine hastanın yaşına göre değil, tümörün boyutuna, yerleşimine, tümör/meme oranına, tek odaklı olup olmamasına ve hasta isteği gibi başka diğer faktörlere göre karar verilir. Önemli olan kanser tedavisi prensiplerinden taviz vermeden, en az doku hasarına yol açan en küçük cerrahi müdahaleyi gerçekleştirerek hastayı tedavi etmektir. 

Meme kanseri nedeniyle ameliyat olan her hasta kemoterapi almak zorunda mıdır?

Cerrahi ile çıkarılan tümörün detaylı patolojik ve moleküler incelemesi ile birlikte cerrahi evreleme sonucunda küçük tümörü olan seçilmiş bazı hastalara genomik test yaptırması önerilebilir.  Bu testlerin sonucunda riski düşük olarak saptanan hastalar kemoterapi almadan takip edilebilirler.

 
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/meme-kanserinde-erken-teshis-hayat-kurtarir.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/10/meme-kanserinde-erken-teshis-hayat-kurtarir_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/meme-kanserinde-erken-teshis-hayat-kurtarir/4490/</link>
			<pubDate>Tue, 11 Oct 2022 11:23:44 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Veliler Dikkat! Akran Zorbalığı Çocukları Nasıl Etkiliyor?</title>
			<description><![CDATA[Akran zorbalığı günlük yaşamda sıklıkla karşılaşılan ancak çoğunlukla görmezden gelinen bir şiddet türüdür. Anne baba denetiminden uzak olması sebebiyle özellikle okul ortamında çocuklar kendilerinden zayıf gördükleri çocuklar üzerinde baskı kurarak egemen güç olmak isterler.  Zorbalık; çocuğun fiziksel özellikleriyle alay etme, küçük düşürücü lakaplar takma gibi sözlü bir biçimde olabilirken fiziksel güç kullanımı da söz konusu olabilmektedir. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Özel Haber: Büşra Babur

Bu nedenle zorbalığa uğrayan çocukların ders başarısı, sosyal ilişkileri, davranış ve tutumları önemli ölçüde etkilenmektedir. Akran zorbalığına dair merak edilenleri Psikoloji ve Aile Danışmanı Ali Boztaş ile ele aldık.
 
-Akran zorbalığı özellikle çocukluk döneminde çoğu bireyin yaşamış olduğu ama isim olarak yabancı kaldıkları bir kavram, akran zorbalığı nedir bize kısaca anlatır mısınız?
 
Akran zorbalığına değinmeden önce akran nedir ondan bahsetmek istiyorum. Akran, aynı yılda doğmuş kişiler için kullanılan bir kavramdır. Akran zorbalığı, bir veya bir grup çocuğun aynı yaş grubundaki bir veya birden fazla çocuğa, kasıtlı ve sistematik olarak psikolojik, sosyal fiziksel, siber ya da cinsel şiddet uygulamasıdır. Akran zorbalığı yeni ve yabancı olduğumuz bir kavram değil. Sadece kavram olarak tanımı itibariyle yeni bir kavram aksi halde şiddetin tarihi insanlık kadar eskidir.
 
-Okullarda akran zorbalığıyla mücadele kapsamında yaptığınız faaliyetler nelerdir?
 
Rehberlik hizmetlerinin arasında en önemli olanlardan birisi önleyici rehberlik çalışmalarıdır. Önleyici Rehberlik kriz durumu ortaya çıkmadan önce önlem alınmasını kapsayan bir tür rehberlik türüdür. Bu bağlamda öğrenciler okula ilk geldiklerinde kaynaşmaları ve ortama alışmaları için oryantasyon haftası düzenliyoruz. Öğrencimize etkili iletişim becerileri, problem çözme becerileri, akran zorbalığı adıyla seminerler düzenliyoruz. Öğrencilerin aralarındaki sosyal ilişki düzeylerini tespit için Sosyometri ve Kimdir Bu? test dışı tekniklerini uygulayıp değerlendiriyoruz. Değerlendirme sonucunda sınıf içerisinde klikleşen grupları, yalnız kalan öğrencileri tespit ediyoruz. Tespit ettiğimiz bu öğrencilerin yalnız kalma sebeplerini, akran zorbalığına maruz kalıp kalmadıklarını araştırıyoruz, zorbalığa maruz kalan öğrencilere problem çözme becerilerinin gelişmesi için kişisel-sosyal rehberliğin bir türü olan bireysel psikolojik danışmanlık hizmeti yürütüyoruz.
 
Akran Zorbalığına maruz kalan bir bireyin kişiliği etkilenir mi?
 
Akran zorbalığına maruz kalan bireyler toplumsal baskı gördükleri için toplum içinde kendini ifade etmede güçlük, özgüven, öz yeterlilik, özsaygı eksikliği yaşamaktadırlar. İleri yaşlarda çocukluk ve ergenlik döneminde sıkça akran zorbalığına maruz kalan bireylerde ileri yaşlarda bağımlı kimlik özellikleri, ters kimlik özellikleri, sınır kişilik özellikleri, ilişkileri başlatma-bitirme sorunları, kararsızlık, kaygı bozuklukları geliştirebilirler.
 
-Akran zorbalığı uygulayan çocukların bu tür davranışlarına sebep olan durumlar nelerdir, bu davranışlarını nasıl olumlu davranışlara dönüştürebiliriz?
 
Akran zorbalığı uygulayan çocuklar genellikle ailelerinden çatışma çözme biçimi olarak şiddet türü davranışlar yaşamış ya da şahit olmuş, medyanın şiddet içeren yayınlarını izlemiş, kendini güçlü olarak kabul etmiş, otoritesini kabul ettirerek sorunları çözebildiğine inanan çocuklarda zorba türü davranışlarla sıkça karşılaşmaktayız. Bu tür çocuklara yapılması gereken zorbalığa maruz kalan öğrencilere yaptığımız gibi öncelikli olarak bireysel psikolojik danışmanlık hizmeti veriyoruz. Daha sonra zorbalığa maruz kalan ve zorbalık türü davranış sergileyen öğrencilere birlikte grupla psikolojik danışmanlık hizmeti veriyoruz. Grupla psikolojik danışmada birbirlerini daha iyi anlamalarını ve sorunlarını iletişim biçimlerine dikkat ederek çözmeye çalışıyoruz. Ben dili iletişimi öğretiyoruz. Enerjisini sınıf içerisinde arkadaşları üzerinde değil de bu enerjisini doğru disipline edebilmesi için sportif faaliyetlere yönlendiriyoruz
 
-Akran zorbalığıyla mücadele kapsamında velilere düşen roller nelerdir?
 
Velilere döşen görevler, çocuklarına şiddetsiz iletişim yollarını, problem çözme becerilerini öğreterek çocuklarıyla birlikte vakit geçirmeleri ve çocuğun özgüvenini desteklemeleri gerekir. Şiddet içeren ortamlardan çocuklarını uzak tutmaları, aile içi kavgalar varsa bunları çocukların yanında yapmamaları gerekir.
 
- Bir psikolojik danışman olarak zorbalığı uygulayan ve bu duruma maruz kalan çocuklara yaklaşım nasıl olmalıdır?
 
Zorbalığa uğrayan çocuğa yaklaşım ona acıyarak, korumacı değil güçlü olduğu yönleri geliştirerek sosyalliğini güçlendirecek etkinliklere katılması sağlanmalı, başarılı olduğu alanlar desteklenmeli, sorumluluklar verilerek kendine dair özgüveni arttırılmaya çalışılmalı.
​​​​​​​
Zorbalığı uygulayan çocuklara ise önemli bir başarı elde etmiş gibi yaptığı davranışı pekiştirecek söz ve davranışlardan uzak durulmalı, şiddetsiz iletişimin daha önemli olduğu, problem çözmede şiddete başvurmanın aslında bir zayıflık olduğu öğretilerek etkili iletişim becerileri kazandırılmalı.


 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/03/veliler-dikkat-akran-zorbaligi-cocuklari-nasil-etkiliyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2022/03/veliler-dikkat-akran-zorbaligi-cocuklari-nasil-etkiliyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/veliler-dikkat-akran-zorbaligi-cocuklari-nasil-etkiliyor/4433/</link>
			<pubDate>Wed, 23 Mar 2022 17:35:28 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Çocuğunuz Disleksi Olabilir Mi?</title>
			<description><![CDATA[Yeni eğitim- öğretim döneminin başlamasıyla öğrenciler kadar veliler de heyecanlı. Geçtiğimiz yıllarda eğitimin bir süre uzaktan devam etmesinin ardından geçilen yüz yüze eğitim ile bazı minikler ilk kez okul ortamı ile karşılaşacak. Aileler çocuklarının okul uyum süreci hakkında endişelenirken çocuklarının verdiği sinyalleri de göz ardı etmemeliler. Çocuğunuzun okula uyum sağlamakta zorladığını düşünebilirsiniz fakat sorun belki de daha farklıdır. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Disleksi ne yazık ki günümüzde hala birçok insan ya bilinmemekte ya da yanlış bilgilere sahip. Çocuğunuz disleksi olabilir, nasıl anlarsınız?

Günümüzde birçok insanın ne yazık ki kapsamlı olarak bilgi sahibi olmadığı sorunlardan biri de disleksi. Eğitim döneminin başlaması ile beraber öğrenciler kadar heyecanlı olan veliler çocuklarının sinyallerini farklı algılayıp ‘yavaşlık’, ‘tembellik’ olarak adlandırabilirler. Çocuğunuz disleksi mi nasıl anlarsınız? Çağlayan Dil ve Konuşma Danışmanlık Merkezinin Kurucusu Uzman Dil ve Konuşma Terapisti Ayhan Çağlayan sizler için merak ettiklerinizi yanıtladı.

Özel Haber: Yaren Çördük

-Disleksi (Okuma Güçlüğü) nedir?
Bireyin normal veya üzerinde bir zekaya sahip olmasına rağmen okuma, yazma ve dil becerilerinde sorunlar yaşamasına neden olan nörogelişimsel bir bozukluktur. Disleksi herhangi bir görme ya da işitme yetersizliğinden veya zihinsel yetersizlikten kaynaklanmamaktadır. Disleksi, öğrenme güçlüklerinin en sık görülen türüdür.
 
-Disleksinin nedeni ve yaygınlığı nedir?
Disleksinin nedeni henüz kesin olarak bilinmemektedir ancak genetik geçiş gösteren nörogelişimsel bir bozukluk olduğu üzerinde durulmaktadır. Ailede disleksinin varlığı, çocukların disleksili olma ihtimalini artırmaktadır. Yapılan araştırmalarda, okul çağındaki çocukların %5-10’unun disleksili olduğu gösterilmektedir. Disleksinin kız ve erkek çocuklarda benzer oranlarda görüldüğü düşünülmektedir.
 
-Okul döneminde çocuklarda disleksinin belirtileri nelerdir?
Okuma becerilerini edinme ve geliştirme noktasında harf-ses ilişkisini öğrenmede, bu ilişkiyi kullanarak sözcükleri çözümlemede, bütünsel ve akıcı okumada, okuduğunu anlamada ve yazmada sorunlar yaşayan çocuklar için disleksiden şüphelenilebilir. Çocuklar okurken ve yazarken sözcüklerdeki harflerin yerini değiştirir, sık hatalar yapar ve bu becerilerde akranlarına göre yavaşlık yaşarlar. Disleksinin yetersiz okuma öğretiminden ve okuma öğrenilen dile hakim olmamaktan kaynaklanmıyor oluşu dikkat edilmesi gereken bir noktadır. Bunların yanı sıra bu çocuklarda, el becerilerinde zayıflık, yazma sırasında uygun miktarda basınç uygulayamama, sırada dik oturamama, denge ve koordinasyon sorunları, sorumluluklarını yerine getirememe, özbakım becerilerinde zorlanma gibi sorunlar görülebilir. Disleksi tanısı genellikle çocuk bu konularda belirgin sorunlar gösterdiğinde, ikinci sınıf veya daha sonrasında konulmaktadır. Bu noktada, disleksiye dair bir şüphe olduğu anda çocuğun değerlendirilerek desteklenmesi, akranlarını yakalayabilmeleri ve olası sorunların önlenebilmesi açısından oldukça önemlidir. Okul öncesi dönemde de disleksi açısından risk altında olabilecek çocukların belirlenmesi ve desteklenmesi çocukların gelişimi açısından etkili olacaktır. İlerleyen süreçte disleksi açısından risk altında olabilecek çocukların özellikleri; dil ve konuşma açısından gecikme, konuşma anlaşılırlığının düşük olması, fonolojik farkındalıkta güçlük, nesneleri hızlı şekilde adlandıramama, kitaplara ilgi duymama, harfleri, renkleri, sayıları, kavramları öğrenmede zorlanma, sıralı yönergeleri akılda tutmada ve uygulamada, etkinliklere katılımda ve etkinlikleri sürdürmede güçlükler olarak sıralanabilir. Disleksi tek başına görülebileceği gibi disgrafi (yazma güçlüğü) ve/veya diskalküli (matematik öğrenme güçlüğü) disleksiye eşlik edebilir. Bu gibi özellikler gösteren çocukların erken müdahaleye alınması süreç açısından oldukça önemlidir.
 
-Dislekside doğru bilinen yanlışlar nelerdir?
Disleksi konusunda toplumda doğru olduğu düşünülen yanlışlar oldukça fazla ve bu durum aileler için maddi ve manevi ve en önemlisi zaman kaybına neden olabilmekte. Bu yanlışlardan bazıları; disleksili bireylerin /b,p/ gibi harfleri ters gördükleri, disleksinin zeka seviyesi düşük bireylerde görüldüğü, yeterince okumamanın ve çalışmanın disleksiye neden olduğu, belirli bir yaşa kadar okuma öğrenilemediyse bir daha öğrenilemeyeceği, besin takviyeleri, göz egzersizleri vb. uygulamaların disleksiyi tedavi edebileceğidir.
 
-Çocuklarda dislekside destek süreci nasıl ilerlemektedir?
Disleksili çocuklar okuma ve yazma, dil, dikkat, bellek, yürütücü işlevler, algı, motor-koordinasyon, sosyal ve akademik alanlarda sorunlar yaşamaktadır. Ülkemizde disleksinin tanılanma süreci genellikle ebeveynlerin ve/veya sınıf öğretmenlerinin şüpheleriyle birlikte okul psikolojik danışmanlık ve rehberlik öğretmenlerinin bu çocukları değerlendirmeye yönlendirmesiyle başlamaktadır. Tıbbi ve eğitsel değerlendirmeler sonucunda çocukların mevcut durumları ve ihtiyaçları belirlenmektedir. Çocuklar kaynaştırma öğrencisi olarak rapor alabilmektedir. Bu noktadan sonra okul desteği ile birlikte çocuklar dil ve konuşma terapistleri, özel eğitim öğretmenleri, ergoterapistler ve psikologlardan destek almaktadır. Müdahalenin erken sağlanması, bireye özgü olarak bütüncül, bireyselleştirilmiş ve yoğun olması önemlidir. Disleksi, fonoloji (sesbilgisi) temelli bir bozukluktur ve dil ve konuşma terapisti disleksi müdahalesinde kesinlikle bulunmalıdır.

-Aileler bu durumda çocuklarına nasıl yardımcı olabilir?
Aileler bazen çocuklarının yaşadığı güçlüğü görmezden gelebilmekte ya da kabul etmek istememektedir. Öncelikle bu noktada ailenin aydınlatılması, yaşanan güçlüğün kabulü oldukça önemlidir. Ailenin çocuğunu anlaması, beklentilerini çocuğunun özelliklerine göre düzenlemesi ve eğitim sürecine katılımlarının sağlanması kritiktir. Anne ve babalar çocuklarına nasıl yardımcı olabilecekleri konusunda eğitilmeliler. Süreç içerisinde aileler mutlaka çocuklarının sınıf öğretmenleri ve destek aldıkları uzmanlar ile iş birliği içerisinde olmalı. Öğrenme güçlüğü olan çocuklar, yaşadıkları akademik, sosyal ve duygusal başarısızlıklardan dolayı, genellikle öğrenmeye pek hevesli olmayabilmektedir. Bu genellikle de okuma-yazma içeren ödevlerde yaşadıkları zorluklardan kaynaklanmaktadır. Bu noktada uzmanlarla belirlenen programlı çalışmalarla daha iyi sonuçlar alınabilir. Ayrıca, çocuğun güçlü olduğu alanların belirlenerek bu alanlarla ilgili okul dışı aktivitelerin yapılması süreci olumlu yönde destekleyecektir. Çocuğa organizasyon becerisinin kazandırılması için ev ve çalışma ortamlarının, yemek ve oyun zamanların düzenli olması önemlidir. Aileler, çocuklarına günlük ödevlerini yaptırırken çalışma ortamının sessiz ve düzenli bir ortam olmasına, çocuğun dikkati dağıldığında, kısa molalar vererek tekrar çalışmaya dönmeye özen göstermeliler. Çocuk okurken ve yazarken sık hatalar yaparsa ebeveyn sabırlı olmalı, çocuğuna kızmamalı ve onu cezalandırmamalıdır.

Çocuk okurken ve yazarken hata yapmanın normal olduğunu bilmelidir. Yanlış okuduğunda ve yazdığında bu çocuğa fark ettirilebilir ve yanlışlarını düzeltmesi konusunda yardım edilebilir. Okuyacağı kitabı kendisinin seçmesi çocuğun okumaya daha istekli olmasını sağlar. Ayrıca, okuma alışkanlığı kazandırmak için, evde herkesin katıldığı okuma saatleri düzenlenebilir.
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/09/cocugunuz-disleksi-olabilir-mi_1.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/09/cocugunuz-disleksi-olabilir-mi_t_1.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/cocugunuz-disleksi-olabilir-mi/4241/</link>
			<pubDate>Tue, 21 Sep 2021 16:35:33 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Stresli Ortam Anne- Bebek Bağlanma Sorunu Yaratıyor</title>
			<description><![CDATA[Birçok anne- baba adayının farkında olmadığı bir sorun; bağlanamama sorunu. Anne ve bebeğin bağlanma sorununun en büyük etkeni ise gebelik sırasında ve sonrasındaki stresli ortam. Bebek, ebeveynler ile bağlanma sorunu yaşadığı takdirde bu durum çocuğun ileri zamanlarda yaşamında da sorunlar ile karşılaşmasına sebep oluyor. Bağlanma ve bağlanma sorunu nedir? Çağlayan Dil ve Konuşma Danışmanlık Merkezi’nden Uzman Psikolog ve Ergoterapist Leyla Ak cevapladı.]]></description>
		    <news><![CDATA[
-Öncelikle bağlanma nedir? Bağlanmanın etkileri nelerdir?
Ak: Doğduğumuzdan itibaren bir bağ ile doğmuş oluyoruz. Bağlanma da daha ilişkisel bir durum, diğer insanlarla ile ilişkisel biçimimiz diyebiliriz. Bağlanma temel bir gereksinimdir. Bağlanmak için gerekli olan öncüller ile doğuyoruz, yani bağlanmaya yatkın bir şekilde doğuyoruz. Doğduktan sonra da ebeveynler ya da bakım veren kişi ile ilişkisel bir bağ kurmamız gerekiyor. Bizim fizyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarımızı karşılayacak kişiler ile bağ kuruyoruz. Bağlanmanın sağlıklı ve sağlıksız yönleri var ama bir şekilde bağlanmak zorundayız. Sağlıklı bağlanma yani güvenli bağlanma temel ihtiyaçlarımıza anında cevap veren, fiziksel temasın da çok fazla olduğu, bizi sakinleştiren ve güven verecek ortamın sağlanması ile olur. Bağlanacak kişinin, bize bakım veren fiziksel ihtiyaçlarımızı karşılayan bu ebeveynlerden ya da bize bakım veren kişilerden olabilir, bu illaki anne olmak durumunda değil farklı bir bakıcı ya da bakım veren kişi olabilir. Temel bakım veren bir kişiye mutlaka bağlanırız, o temel bakım veren kişinin duyarlılığı önemli, benim ihtiyaçlarımı anlıyor ve zamanında cevap veriyor olması lazım. Ama bakım verenin de bebeğe bağlanması önemli. Burada karşılıklı bir etkileşim söz konusu.
Bizim kişilik yapımızı, karakterimizdeki yapıları nasıl dışarıya vuracağımıza dair adımları aslında ilk etapta bağlanma ile öğreniyoruz. İleriki yaşlarda psikolojik sağlamlığımızın temellerini burada atıyoruz. Zihinsel yapımızda çok etkisi oluyor. Doğumdan ölüme kadar gerçekleşen sürecin en önemli etkeni bağlanma. Bağlanmanın sağlıklı olması yaşam sürecindeki gelişimimizin sağlıklı olması demektir. Bağlanmada bir sorun olduğu takdirde gelişimimizin belli noktalarda sağlıksız ve düzensiz devam etmesine neden oluyor. Bu yaşamdaki duruşumuzun ilk maddesi bağlanma. En basitinden, bir çocuğun dil konuşma becerisini etkileyen en önemli etken ailesi ve çevresi ile ilişkisi. Tabii ki dil konuşma becerisine farklı fizyolojik etkenlerde neden olabilir ama eğer güvenli ve sağlıklı bir bağlanma gerçekleşmişse çocuğun konuşma becerisi, problem çözme becerisi gelişiyor ve duygu tutum anlamında daha tutarlı davranıyor.
 
-Anne ve çocuk arasındaki bağ ilk olarak anne rahminde başlar. Bu durum tüm anne adayları için geçerli mi?
Ak: Bakım veren ve bebeğin bağlanma noktasında annenin hazır olması gerekiyor. Aslında direkt olarak ailenin hazır olması gerekiyor. Fetüs 26. haftada annenin duygu durumunu, annenin stresini, anneni yanıtlarını algılıyor. Eğer anne hamilelik sürecini iyi geçirirse, rahat ve konforlu geçirirse, eşi duygusal ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılıyorsa, anne sağlıklı bir hamilelik geçiriyorsa sağlıklı bir şekilde de bağlanmanın oluşumuna yardımcı oluyor. Gebelikte bağlanmanın temelleri atılıyor. Ailenin birbirleri ile etkileşimde ve iletişimde olması gerek. Bütün anneler için geçerli, hamilelik ne kadar sağlıklı geçerse bağlanma da o kadar iyi oluyor. Özellikle ilk hamilelikte bu durum çok önemli, aile etkileşimde içinde olmalı.
 
-Hamilelik sürecinde annenin psikolojik durumuna yardımcı olabilmek adına baba adayları neler yapabilir?
Ak:  Gebelikte annenin stressiz bir gebelik geçirmesi noktasında baba yardımcı olabilir. Akşamları ufak bir yürüyüş bile anneye hem psikolojik hem de duygusal olarak çok yardım sağlıyor. Ufak masajlar iyi olabilir. Gebelik sürecinde anne adayı hormonal ve fizyolojik olarak büyük değişim geçiriyor bu noktada baba, anneye daha anlayışlı davranmalı. En basitinden bebek alışverişinin beraber yapılması anneye güven hissi verecektir buna bağlı olarak bebek de güvende hissedecektir. Bu hissedilen güven doğum sonrasında oluşacak bağın sağlıklı olmasına yardımcı olacaktır.
 
-Her geçen gün anne ve baba adaylarının hamilelik konusunda bilinci artıyor diyebiliriz. Buna bağlı olarak anne ve baba adayları ebeveyn eğitim programlarına daha fazla ilgi göstermeye başladı. Sizce bu eğitim programları yararlı mı? Ne gibi faydaları var?
Ak:  İlk gebelik ise ebeveyn eğitim programlarına katılmaları çok güzel olur, hatta  bu konuda bir uzman desteği almaları gerek. Gebelik süreci bu sayede keyifli geçiyor ve grubun içinde diğer anne- baba adaylarının da olması biraz daha güçlü hissedilmesine neden oluyor ve sürecin daha rahat geçmesine sebep oluyor.
 
-Hamilelik sürecinde yaşanan sorunlar doğumdan sonra anne ve bebeğin arasındaki bağı etkiliyor mu?
Ak:  Gebelik sürecinde loğusa depresyon yaşanacaksa ya da yaşanıyorsa ki bu zaten gebelik sürecinde kendi belli ediyor. Sonucunda bu depresyon anne ve bebeğin bağlılığını etkiliyor. Eğer anne gebelik sürecin, sıkıntılı geçiriyorsa doğum sonrasında bebeğin ihtiyaçlarına cevap veremeyebilir. Bundan dolayı anne gebelik sürenci sağlıklı geçirmesi çok önemli. Bu noktada babanın anneye güven vermesi, fiziksel ve psikolojik olarak annenin yanında olması çok önemli.
 
-Anne adayının doğumdan sonra Loğusa depresyonu geçireceğine dair sinyallerin daha gebe iken anlaşıldığını ifade ettiniz. Bu belirtiler nelerdir?
Ak:  Loğusa depresyonu yaşanacağı hamilelik sürecinde anlaşılıyor. Belirtileri ise genelde anne önceden keyif aldığı aktivitelere karşı keyifsizlik gösteriyor, sorumluluklarını yapmak istemiyor ya da hamilelik ile ilgili hâlâ tereddüt ediyorsa. En fazla iş ile ilgili kaygıları oluyor genelde doğum sonrasına odaklanmak yerine gelecek ile ilgili kaygıları oluyor. Genelde ilk belirtisi sorumluluklarını yerine getirmemek oluyor, günlük yaşam rutinlerini gerçekleştiremeye başladıklarında doğum sonrasında da bu yaşanacak demektir ve loğusa depresyonu yaşanacak demektir ve genelde depresyon 2 yıl sürmektedir. Genelde 4. Aydan sonraki süreçte belirtiler kendilerini göstermeye başlıyor.
 
-Anne ve babalar çocuk ile aralarında ir bağlanma sorunu olduğunu nasıl anlayabilirler? Bağlanamama sorunu nasıl çözümlenebilir?
Ak:  Bağlanma sorunu ilgili ciddi bir destek almaları gerekiyor. İlk başta terapiste gittikten sonra bir değerlendirme sonrasında izlenecek yol ortaya çıkacaktır. Her aile kendi bağları içinde analiz edilmesi gerekir. Eğer çocuk gelişimsel gerilik yaşıyorsa, çocuk kendi başına oynamıyorsa anne ile oyun oynuyorsa, keşif duygusu yoksa, anne ortamdayken oyun oynamıyorsa ya da anne odadan çıktıktan sonra tedirgin olmuyorsa bunlar bir bağlanma sorunudur.
 
Bebek zaten refleksler ile doğuyor, meme arama refleksi, fiziksel temas dürtü ile doğduğu için bebek bağlanmaya hazır doğuyor. Bu durumda annenin bunu nasıl karşılayacağı önemli. Çocuğun ağlamalarını ya da ihtiyaçlarına uygun yanıtlar vermesi gerekiyor. Zamanında beslemesi zamanında altını değiştirmesi ve uyku zamanın iyi ayarlaması. En öneli olan ise fiziksel temas, anne sık sık fiziksel temasta bulunmalı bol bol sarılmalı. Aslında çok basit ama yeni bir durum olduğu için stres faktörü çok önemli bu durumda babanın, çocuk ve anneye stres açısından yardımcı olması gerekiyor. Bebek anlamıyor demek doğru olmuyor aslında çünkü bebek 26. haftadan annenin tüm duygu değişimini algılayabiliyor.
 
-Bebeklerin anne karnında 26. Haftalarında annenin duygu durumunu algılayabildiğini söylediniz. Bebek doğum sonrasında stressiz bir ortama doğmuş olsa bile anne karnındaki süreçte stresle karşılaştığında yine de etkileniyor mu?
Ak:  En önemli sorun şu 26. Haftan sonra üç ve altı ay sürecinde anne stres altında kaldıysa sonrasında çocuğun kişiliğine elbet ki etki ediyor. Bebek doğumdan sonra stressiz bir ortama maruz kalmış olsa dahi eğer anne gebelik sürecinde 26. Haftadan sonra uzun biri süreçte stresli olduysa çocuğun karakterine yansıyabiliyor.
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/08/stresli-ortam-anne-bebek-baglanma-sorunu-yaratiyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/08/stresli-ortam-anne-bebek-baglanma-sorunu-yaratiyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/stresli-ortam-anne-bebek-baglanma-sorunu-yaratiyor/4192/</link>
			<pubDate>Tue, 24 Aug 2021 17:04:55 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Diyet ve Beslenmeye Farklı Bir Bakış</title>
			<description><![CDATA[Tüm dünyayı etkisi altına alan covid-19 virüsünün bağışıklık sistemini çökerterek insanların sağlıklarını etkilediği herkesçe bilinen bir gerçek halini aldı. Durum böyle olunca bağışıklık sistemini güçlendirici sağlıklı besinler tüketmenin önemi arttı. Pandemi döneminde tam kapanma tedbirlerinin uygulanması ile birçoğumuz evlere kapandık. Hareketsiz yaşamla birlikte elbette kilo artışı da kaçınılmaz oldu. ]]></description>
		    <news><![CDATA[Özel Haber: Büşra Babur

Yasakların kalkması ve tatil sezonuna girilmesiyle alınan kilolar hızla verilmek istenmekte. Ancak uzman bir diyetisyene danışmadan kilo vermek isteyenler ise yanlış ve sağlıksız beslenme listeleri ile şok diyet programları yaparak sindirim sisteminin olumsuz etkilenmesine ve birçok hastalıklara davetiye çıkarabilmektedir. Uzman bir diyetisyen tarafından kişiye özel olarak hazırlanacak beslenme programının kilo verme sürecinde önemine dikkat çeken Beslenme ve Diyet Uzmanı Deniz Zünbülcan ile diyet ve sağlıklı beslenme üzerine bir röportaj gerçekleştirdik.

Öncelikle sizi tanımak isteriz, kendinizden kısaca bahseder misiniz?
2016 yılında Ege Üniversitesinden mezun oldum. Bir süre ara verdikten sonra yüksek lisansıma da Ege Üniversitesi’nde başladım. 2016 yılından itibaren farklı merkezlerde çalışmaya başladım. 2018 yılından itibaren de kendi ofisimde danışanlarıma hizmet vermekteyim. Bilimin ve gelişmenin öneminin farkında olup danışanlarıma bu yönde hizmet vermeye gayret gösteriyorum. Yaklaşık iki ay kadar önce de kişilerin beslenme günlüklerini daha rahat tutabilmeleri adına beslenme günlüklerini çıkarttık ve güzel tepkilerle karşılaştık. İçerisinde tariflere yer verdiğimiz beslenme günlüklerini tutabilecekleri ve danışanlarımdan gördüklerimle kişilere nasıl daha faydalı olabilirime destek verdiğimiz bir proje oldu.

Diyetisyenlik mesleği günümüzde toplum tarafından daha çok kilo alma ve kilo verme süreci olarak değerlendirilmekte. Bu yanlış algıyı yıkmak için neler yapılabilir? Aslında diyetisyenin görevleri nelerdir?
Bana göre bu algıyı ne yazık ki sosyal medya yapıyor. Üniversite mezunu olmayan eğitimsiz kişilerin ne yazık ki bu mesleği yapmaya kalkması, yeterli düzeyde bilgiye sahip olmayıp sadece kurs alarak bu mesleğin yapılmaya kalkılması bu algının oluşmasına sebep oluyor diyebiliriz. Popüler ürünlerin kullanılmaya başlanılması ya da bir anda kişilerin bir ayda 15 kilo civarı vermeyi hedeflemeleri gibi çok uç beklentiler diyetisyenin sadece kilo aldırmak veya kilo verdirmek kısmını ön plana çıkartmış oluyor. Bizim arka plana bakmamız gerekiyor yani hastalıkların kök sebeplerine. Yeni yeni değeri anlaşılan bir alan olan fonksiyonel beslenme her bir birey için hastalığın kök sebeplerine kişiye özel bir yaklaşımla inerek, sağlığı geri kazanmayı hedefleyen bir tıp yaklaşımıdır. Dört yıllık lisans veya yüksek lisans eğitiminde görmediğimiz ancak dışarıdan ekstra olarak eğitim alabildiğimiz bir alan fonksiyonel beslenme. Örneğin danışanın herhangi bir rahatsızlığı varsa fonksiyonel beslenmeye eğilmemiz gerekiyor. Genelde kişilere, diyetisyen kilo verdirir kilo aldırır algısını yıkmak için önemli olanın sağlıklı beslenme olduğunu aşılamaya çalışıyorum. Kişilere sağlıklı beslenmeyi aşıladığımızda sadece kaloriye bağlı zayıflama düşüncesini kırmış oluyoruz. Kişi sağlıklı beslenerek hem bizim işimizin sadece kilo verdirmek olmadığını anlıyor hem de bu şekilde beslendiğinde daha rahat kilo verdiğini görüyor.

Doğru bilinen beslenme yanlışlarından bahsedersek ne söylemek istersiniz?
Aslına bakarsanız o kadar çok ki hangi birinden bahsetmeye başlasam bilemedim. İlk olarak karbonhidratlar büyük bir korku kaynağı. Karbonhidrat alımında kaynağını doğru tespit etmemiz gerekiyor. Türk toplumunun en büyük karbonhidrat kaynağı ekmek. Büyük bir kesimin beslenme profilinde ekmek yer almakta durum böyleyken bu kişilere ‘hayır ekmek yemeyeceksiniz’ demek çok mantıklı bir seçenek değil. Kişinin beslenme günlüğüne bakıp ekmek tüketmek istiyorsa doğru ekmeği öğretebilmek, ekmek tüketmek istemiyorsa da ekmek yerine geçebilecek kaynakları verebilmek ya da bunları da istemiyorsa karbonhidrat dengesini ona göre planlamamız gerekiyor. Diyet dediğimiz şey bir beslenme şekli, bunu yaparak kişilerin daha sağlıklı beslenmesine yardımcı oluyoruz.
İkinci bir yanlış ise daha fazla kalori yakacağını düşünerek soğuk su içmek diyebilirim. Oda ısısında su tüketmek bizim için her zaman daha doğru bir seçim. Ilık ya da oda sıcaklığındaki su, soğuk suya göre vücudu daha geç terk ediyor bu açıdan ılık su tercihi bizim için önemli.
Meyvelerin sınırsız olarak tüketilmesi de bir diğer yanlışlardan. Özellikle yazın ışıl ışıl görüntüleriyle cezbedici oluyorlar ancak meyvelerde früktoz dediğimiz meyve şekeri bulunmakta olduğundan kontrollü bir şekilde tüketilmesi gerekiyor.

Evet bahsettiğiniz gibi diyet konusunda çok fazla bilgi kirliliği var. İnsanlar internetten gördükleri sağlıksız, şok diyetleri yapıyorlar. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?
Dediğiniz gibi bilgi kirliliği çok fazla Google arama motoruna diyet programları yazıldığında birçok diyet listesi sıralanıyor. Ama burada önemli olan şey diyetin kişiye özel olarak planlanabilmesi ve yapılabilirliği. Diyetin uygulanabilirliği sağlayan şey ise parmak izi gibi kişiye özel olması. Ketojenik diyet, aralıklı oruç ya da detoks suyu ile beslenme gibi popüler diyetler sürdürülebilir değil. Bizim içinse sürdürülebilirlik önem taşımakta. Diyet bittikten sonra tekrar eski beslenme şekline dönmek hiç istemediğimiz bir sonuç. Sürdürülebilir olmayan popüler diyetler, kişilerde kas kaybına neden oluyor bazen kas kaybıyla da kalmayıp bağışıklık sistemi çöken kişide hastalıklara neden oluyor.

Kilo vermek isteyen kişilere vereceğiniz basit ve etkili öneriler neler olurdu?
Diyet listelerinin her zaman kişiye özel olduğunu belirtmek gerekiyor. Ancak sağlıklı ve hiçbir hastalığı olmayan kişilere, danışanlarla yapmış olduğumuz soru cevaplardan çıkan sonuçlara göre öğün aralarının dört saate kadar açılabileceğini söyleyebilirim. Tabi bu öğün aralarında ne tüketilmesi gerektiği konusu asıl önemli olan. Glisemik indeksi kontrollü ve temiz besinlerin tüketildiği bir beslenme programı her vücut için olumlu sonuçların doğduğu bir program.
Yağlardan korkmamamız gerekiyor, doğru yağ alımı vücudumuzda depo edilen yağın oluşmasına engel oluyor.
Su içmek bizim için olmazsa olmaz. Su vücuttaki tüm dönüşümlerin kimyasal olayların yapılabilmesi için gerekli yaşamsal bir madde.

Temiz beslenme dediniz, biraz daha açar mısınız?
Vücuda faydası bulunmayan paketli besinlerden uzak durmaya temiz beslenme diyoruz. Örneğin kalori hesabı yapan kişiler 500 kalorilik bir sağlıklı besin içeriği ile 500 kalorilik bir hamburgeri eş değer tutmakta ancak bu son derece yanlış çünkü bizim baktığımız şey sadece kalori değil besin içeriğinin temiz olması.

Son olarak, geçtiğimiz günlerde öğrenciler Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS)’ye girdiler. Şimdiyse heyecanlı bir şekilde tercih sonuçlarını beklemekteler. Beslenme ve Diyetetik bölümünü kazanan gençlere bu bölümle veya meslekle ilgili neler söylemek istersiniz? 
Öncelikle güzel bir yolculuğun onları beklediğini söyleyebilirim. Kişilerden aldıkları tepkilerle onların hayatlarına dokunduklarını fark ettiklerinde çok daha keyifle bu mesleği yapacaklar. Ben bu mesleği isteyerek tercih ettim ve çok da severek yapıyorum. O kadar hevesliydim ki mezuniyetimden beş gün sonra çalışmaya başladım. Heves ve heyecanlarını hiç kaybetmesinler zaten gerisi çok kolay. Bir de danışanlara samimi davranmak çok kıymetli. Ben buraya gelen herkese sanki ailemden biriymiş gibi yaklaşıyorum. Bu sıcaklığı onlara vererek ya da etik, vicdan ve mesleki değerlerle kişilere yaklaşarak istenilen bağ kolay bir şekilde kurulmuş oluyor. Öğrencilerin; ne olacak, nasıl olacak gibi sorularla kafalarının karışık olması çok normal. Okul da öğrenecekleri teorik bilgiler, sonrasında meslek hayatlarında deneyimledikleri pratikle desteklendiğinde yolları açılmış olacak. Umarım kendilerini geliştirebildikleri, başarılı ve keyifli eğitim-öğretim yılları olur, hepsinin yolu açık olsun.
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/08/diyet-ve-beslenmeye-farkli-bir-bakis.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/08/diyet-ve-beslenmeye-farkli-bir-bakis_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/diyet-ve-beslenmeye-farkli-bir-bakis/4184/</link>
			<pubDate>Thu, 19 Aug 2021 17:21:56 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Annelik Heyacınını Tadamayan Kadınların Yöntemi:Tüp  Bebek</title>
			<description><![CDATA[Sevgili Tüp Bebek Uzmanı Operatör Doktor Bilgi Gökcan Hocam, söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz. Sağlık Haber Ajansı olarak özellikle sağlık alanında alternatif uygulamaların yaygınlaşmasını önemsiyoruz. Sağlık alanında özellikle tüp bebekte  yeni yaklaşımların ve yöntemlerin geliştirilmesi konusundaki başarılı çalışmalarınızı takdirle izlemekteyiz. Sizin ve ekibinizin Türkiye genelinde öncüsü olduğu çalışmaları daha yakından öğrenmek istedik.]]></description>
		    <news><![CDATA[ÖZEL HABER:İPEK KIRCA
1)Tüp bebek tedavisine gelen çiftlerde ilk olarak neler gözlemliyorsunuz?
Tüp bebek tedavisine yeni başlarken çiftler ciddi sıkıntılı geliyorlar. Özellikle ilk randevularında çok heyecanlılar. Ne olacak psikolojisindeler.
Sigara içmeyecekler, alkol kullanmayacaklar ve psikolojilerini bozmayacaklar.
Bir kısım hasta da hiçbir problem saptayamıyoruz. Erkekte spermler iyi, kadında yumurta kaliteli, ancak uzun yıllardır gebelik olmuyor. Tedavi sürecindeki hastaların yüzde 15 açıklanmayan infertilite hastaları. Bu da ayrı bir stres oluyor. Keşke ne olduğu bilinse de, tedavisi yapılsa diye ayrı bir strese giriyorlar.
Çiftlerin bir tanesi, ‘problem bende’ diye ayrı bir suçluluk duygusuyla geliyor. Koltukta oturuşu bile kendisinde sorunu olmayanın daha farklı oluyor. Problem olanın yüzü daha asık, daha sıkıntılı… Problemi kendisine projekteedip,kendisini suçlayan, gittikçe daralana, sıkışan bir ruh hali içine giriyor. Biz dilimiz döndüğünce ‘Problem sadece sende diyemeyiz. Eşinizde de buna etken birtakım faktörler var’ diyoruz. Bu oran çok yüksek. Çiftlerin neredeyse yarısında ikisinde de problem var. Bu işin bir kombine problemden kaynaklanabileceğini, dilimiz döndüğünce söyleyip, eşi rahatlatmaya çalışıyoruz. 
 
2)Tedavi başladıktan sonra nasıl sıkıntılarla karşılıyorsunuz?
Eşlerin birbirini sıkı denetlediğini görüyoruz. Erkek, kadın sigara içiyorsa onu bize şikâyet ediyor. Ya da tam tersi, kadın kocasının alkol aldığını belirtiyor. Biz de tavsiyelerimizi söylüyoruz, ortamı yumuşatmaya çalışıyoruz. Alkolün kesinlikle bırakılması, sigaranın da bütün sistemlere zararlı olduğu için mümkünse bırakılması gerektiğini söylüyoruz. Yumurta ve spermler olduğuna göre, önünde sonunda gebelik sağlayacağız, bir defa, iki defa, üç defa gibi bir sınırlaması olmadığını söylüyoruz. Son şansımız, diyerek geliyorlar. Halbuki öyle değil.

3)Ekibinizin başarılarını artırmak için hangi faktörleri önde tutuyorsunuz?
Hastanın öncelikle doktoruna güvenmesi lazım. Doktorun da işini iyi bilen, hastaya göre tedavi seçen bir yöntem izlemesi lazım. Bu tedavinin  ezbere, standart bir reçetesi yok. Terzi usulü tedavi izliyoruz. Hastaya uygun, yaşını, özellikliklerini, daha önce gördüğü tedavileri, başka bazı problemlerini değerlendirip uygun tedaviyi seçiyoruz.

4)Tüp Bebek Tedavisinde karşılaşılabilecek riskler nelerdir?
Tüp bebek uygulamasındaki belli başlı en büyük risk çoğul gebeliktir. Çoğul gebelik, gebeliğin devamı yönünden bir takım problemleri beraberinde getirmektedir erken doğum ve düşük riski gibi. Bunun yanında OHSS problemine sebep olabilmektedir. Yumurtalıkların aşırı uyarılması yüzde beş hastada bu probleme sebep olur. İleri derecede büyüyen yumurtalıklar ve damar içindeki geçirgenliklerin artması sebebiyle damar dışına ve vücut boşluklarına sıvı birikmesi olmaktadır. Buda hastanın hemodinamisini olumsuz etkileyerek derecesine göre bir takım sıkıntılara sebep olmaktadır. Bunların yanı sıra infertil hastalarda başka sıkıntılarda olabilir. İleri yaşlardan kaynaklanan problemler, irade olabilir yada gebe kalmasına engel olabilir. Yine minör anamönörler de risk doğal gebeliklere göre biraz artmaktadır. Erkek faktörü sebebiyle uğraştığımız hastalarda erkek çocuğa genetik geçiş gibi riskler olabiliyor.
 
5)Tüp Bebek Tedavisinde başarıyı olumsuz etkileyen faktörler nelerdir? 
Tüp bebek tedavisinde kadının yaşı en büyük faktördür. Kadının yaşı ilerledikçe şans azalmaktır. Otuz yedi yaş kadın üremesi için çok önemli bir yaştır. Otuz yedi yaşına kadar çok hafif azalan gebe kalma potansiyeli, otuz yedi yaştan itibaren ciddi şekilde azalarak, kırklı yaşlarda daha da azalarak premenopoz dönemine kadar gider. Kırk yaş üzerinde tüp bebek tedavisinde başarı şansı yüzde sekiz ile on arası olmaktadır. Daha genç yaşlarda şans daha yüksektir, overrezerve azalmış bile olsa kadının yaşının genç olduğu olgularda ileri yaşa göre şans daha fazladır. Erkeklerde de en önemli özellik sayıdan ziyade hareketlilik azlığıdır.  Motilite dediğimiz hareketliliğin düşük olduğu erkeklerde dölleme ihtimali veya bebek götürebilirlik oranı nispeten daha düşük olabilmektedir. Bunun yanında rahimin içerisinde bebeğin implantasyonunu engelleyecek bir takım yapışıklıkların olması, rahim anomelileri bunlardan bazılarıdır.
 
6)Anne olma yaşı daha ileri yaşlara taşındı. Bununla birlikte yumurtalık rezervlerine bağlı olarak doğurganlık oranları da azaldı. Peki hangi aşamada tüp bebeğe karar vermeli çift? Siz ne kadar bir sürelik denemenin ardından tüp bebeği uygun görüyorsunuz? 
Öncelikle bunu yaşa göre değerlendirmek gerekir. 35 yaşın altında evlenen çiftler belki bir sene kadar bekleyebilirler ve bu süreç içerisinde isteyip de çocuk sahibi olamazlarsa bir hekime başvurmaları gerekir. Ancak 35 yaşın üzerindeki kişilerin doğurganlığı daha azalmış olma ihtimalinden dolayı, özellikle kadınların yumurtalık rezervleri daha düşmüş olabileceği için bence bir an önce hekime başvurmaları gerekir. Bu süre normalde 35 yaş altında 1 yıl iken 35 yaş üstünde 6 ay civarında olmalıdır diye düşünüyorum. 38 yaşını geçtikten sonra eğer ileriki yaşamlarında kesinlikle çocuk istiyorlarsa bence bir an önce hekime başvurup durumlarını değerlendirmelerinde fayda var.
7)Tüp bebek uygulamasındaki en önemli parametreler nelerdir?
En önemli parametre bence yaştır. Kadının yaşı çok önemli bir faktör olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenden dolayı bunun iyi bir şekilde değerlendirilmesi gerekiyor. Onun dışında tüp bebek tedavisinde birçok parametre var. Hatta eskilerde şöyle bir laf vardır "Tüp bebek ilk tedavi yöntemi değildir, bekleyin en son yapın." Halbuki bu kişiye göre değişir, kişinin durumuna göre değişir. Tüp bebek spermi az bir erkek için ilk tedavi yöntemidir. Rezervi az veya kanalları kapalı, açılamayan bir kadın için tüp bebek uyglaması ilk yöntemdir. Bunun dışında yumurtlama problemi varsa o zaman biraz beklemek gerekebilir. Yani hastanın durumuna göre tüp bebek uygulaması öne alınır veya ötelenebilir. 
 
8)Tüp bebek tedavisinin başarısını artırmak için anne ve baba adaylarına düşen görevler nelerdir?
Kişinin, çiftlerin yapacağı şeyler var. Öncelikle çiftlerin kilo problemini çözmüş olmaları lazım. Bana sorarsanız fit olmaları lazım. İkincisi bir takım zararlı alışkanlıklardan uzak durmaları gerekir. Bu kötü alışkanlıklardan en önemlisi sigara. Sigara özellikle kadın açısından çok önemli çünkü kadının erken menopoza girmesine de neden olur. Erkeğin ve kadının sigaradan, alkolden uzak durması bir de spor yapması gerekiyor. 'Şunu yesin, bunu yesin' bana göre bunlar çok önemli değil. Tabii ki iyi beslensin ama kötü alışkanlıklardan uzak dursun.
 
 9)Başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra tüp bebek uygulaması tekrar ne zaman denenebilir?
Öncelikle hiç canlarını sıkmasınlar. Bunun büyük bir psikolojik yükü var ve bu psikolojik yüke bağlı olarak da kimileri daha erken, kişileri daha geç olsa bile bir umutsuzluğa düşebiliyor. Tabii bunun en kötüsü erken umutsuzluğa düşmek... Ben onları anlıyorum kaygıları, kuşkuları, korkuları, çevre baskısı var ama buna bir de fizyolojik açıdan bakmak gerekir. Yani bir çift normal ilişkiler olsa da her şey çok yolunda da olsa çocuk sahibi olmak isterse her ay çocuk sahibi olamaz. Bir kadın yıl içinde bir veya iki kere hamile kalabilir. Şimdi bu fizyolojik olarak böyleyken tüp bebekte bunun dışında bir şey düşünmek biraz zor. Bu nedenden dolayı tüp bebekte bir takım başarısızlıkları doğal görmek gerekiyor. Hemen heyecanlanıp en zor yöntemlere geçmemek gerekir. Hastanın yaşına, yumurta rezervlerine, embriyosunun kalitesine göre bunu hastaya iyi anlatmak ve adım adım gitmek gerekir. 
 
10)Hastalarınız arasında tüp bebek yöntemi ile hamile kalan anne adaylarının en büyüğü kaç yaşındaydı? 
Benim hatırladığım 49 yaşında. Ancak bu '49 yaşındakiler kolaylıkla gebe kalabilir' anlamına gelmiyor. Bunlar çok nadir görülen durumlar. Genellikle 45 yaş üstü kişiyi programa almak istemeyiz. Bu da doğrudur çünkü kişinin hem emeğini hem zamanını hem de parasını boşu boşuna harcamasını istemeyiz. Burda 45 ile 49 yaş arasında ise kişi çok iyi yumurtalık rezervinin olması gerekir ki programa alalım. Bu da çok nadir görülür, doğrusu 45 yaş altı kişi ile denemek daha doğru olur diye düşünüyorum. Dünyada da ortalama 45 yaşın üstündeki kişi programa almak istemezler. 43-44 yaşlar dahi risklidir. Bunlarda bile durumu kişiye iyi anlatmak, gebelik şansının azaldığını söylemek, fazla umut vererek programa almamak gerekir. Sonuçta çocuk sahibi olmak bizim toplumumuz için de dünyada da önemli bir olay. İnsanlar çok emek, zaman ve para harcıyorlar. Ne harcadıklarını ve karşılığında ne alacağını kişilere iyi anlatmak gerekiyor.
]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/08/annelik-heyacinini-tadamayan-kadinlarin-yontemi-tup-bebek.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/08/annelik-heyacinini-tadamayan-kadinlarin-yontemi-tup-bebek_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/annelik-heyacinini-tadamayan-kadinlarin-yontemi-tup-bebek/4171/</link>
			<pubDate>Tue, 10 Aug 2021 16:02:20 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Çocuğunuz Sosyal Medya Bağımlısı Olabilir!</title>
			<description><![CDATA[Teknolojinin gelişmesi ile beraber hayatımıza yeni hastalıklar girdi. Bunlardan en önemlisi de sosyal medya bağımlılığı. Sosyal medya bağımlılığı ve oyun bağımlılığından çocuklarımızı nasıl uzak tutabiliriz, nelere dikkat etmeliyiz, sizler için Çağlayan Dil ve Konuşma Danışmanlık Merkezi’nden Ergoterapist ve Psikolog Leyla AK yanıtladı.
]]></description>
		    <news><![CDATA[
Gençleri ve en çok anne- babaları ilgilendiren sosyal medya ve oyun bağımlılığı ile ilgili Ergoterapist ve Psikolog Leyla AK ile gerçekleştirdiğimiz röportajı umarız ki keyif ile okursunuz.

 Özel Haber: Yaren Çördük

-Leyla Hanım her geçen zaman sosyal medya ve oyun bağımlılığı ile ilgili araştırmaları daha sık görüyoruz. Siz de bu konular hakkında eğitiminiz var, peki ergoterapist nedir, psikologluktan ne farkı var?

AK: Ben hem uzman psikoloğum aynı zamanda Ergoterapistim uzmanlığımı  aile danışmanlığı üzerine Ege Üniversitesinde aldım. Ergoterapi bireylerin iyiliği, iyilik halini ve sağlık halini devam ettirebilmesi için günlük yaşamını düzenleyen bir sağlık meslek grubu  aslında. Türkiye'de de yeni yeni gelişen bir meslek grubu. Genelde Ergoterapide danışan profili, uyku sorunları, yeme sorunları, vücudunu fark edememe, hiperaktivite gibi bazı sorunlar ile geliyorlar. Günlük yaşamda çocuk rollerini yapamamaya başlıyor. Oyun oynayamıyor mesela çocuk, geç konuşmaya başlıyor ya da ergenlik sürecinde sınav kaygısını nasıl yürütmesine dair sorunları oluyor. Farkları ise şu; Ergoterapi biraz daha sağlık meslek grubu, psikoloji biraz daha sosyal bilimlere bağlı bir meslek grubu. Aslında iç içe geçmiş iki meslek dalı ile uğraşıyorum diyebilirim. Uzmanlığımı da aile danışmanlığı üzerine alınca hepsini biraz daha sentezlemiş oldu.

Genelde teknoloji sorunu ile teknoloji kullanımı fazla olmasından kaynaklı çıkan rahatsızlıklar dolayı gelen çocuklar oluyor yada ergenlik sürecinde meslek seçimlerinde özellikle gelen çocuk profilleri oluyor. 


-Mesleğinizi oldukça severek yapıyorsunuz, kliniğinizin dışında okullarda da çocuklar ile bir araya geliyormuşsunuz. Çocuklarla yaptığınız buluşmalarda ne gibi aktiviteler yapıyorsunuz? 

AK: Ortaokullara eğitim veriyorum. Çocuklar ile dışarıda buluştuğumda daha keyifli oluyor açıkçası, öğretmenleri bu olanakları sağlıyor. İzmirde Misak-ı Milli Ortaokulu’ndaki çocuklar ile kimi zaman buluşmalar düzenliyoruz. Dijital dünyanın bize ne zaman zarar verir gibi konular üzerine çocuklar ile konuşuyoruz. Çocuklar ile felsefe eğitimi aldım bu özellikle çocukların eleştirel düşünebilme becerisini destekleyen bir eğitim alanı. Bu sayede çocukların gelen bilgiyi nereden aldıklarını, o gelen bilgi gerçekten onun düşündüğü bilgi mi şeklinde eleştirel düşünme becerisini sağlayan bir destekleyici alan diyebilirim.

Çocuklar ile felsefe eğitime kesinlikle eklenmesi gereken bir nokta, çünkü çocuk  gelen bilgiyi sorgulamaya başlaması gerekiyor. Sosyal medyada o kadar fazla ki hatta bundan korkan çocuklar buraya geliyor. Mesela şuan günümüzde bir haftadır süren yangınlar var ve hepimizi bir hayli olumsuz etkiledi. Gerek maddi gerek manevi olarak fakat bunlardan etkilenenler sadece yetişkinler değil. Çocuklar da yangınlardan psikolojik olarak etkilendiler. Gelen bir danışanım ‘bizim de evimiz yanacak mı’ diye duyduğu kaygıdan dolayı geldi. Çocuklar yangını soyut olarak düşünemediği için yangın korkusu gelişiyor. Bazı şeyleri kısıtlamak gerekiyor. Çocuklar yangın görüntülerine maruz kaldığında korku gelişiyor ve sonrasında farklı noktalarda duygusal tepkiler yaratabiliyor.


-Her geçen gün sosyal medya ağları çoğalıyor. Bir uzman olarak çocuk ve ergenlerde daha sık görülen teknoloji ve bilgisayar bağımlılığı hakkındaki düşünceleriniz neler?

AK: Teknolojik araç diyoruz, orada araç kelimesini vurgulamak istiyorum. Biz nasıl kullanıyorsak o şekle giriyor açıkçası. Teknolojik araçlar çevremizde çok fazla ve ona göre kullanmamız gerekiyor aslında. Eğer bir sınır çizemiyorsak, bir güvenli alan oluşturamıyorsak  teknoloji noktasında bizim için bağımlılık geliştirme sınırına kadar gidebiliyor. Bağımlılığın biraz daha kelime anlamına da bakmak gerekiyor. Günlük yaşam rollerimizi yapmaya engel oluyorsa. Yemek yememize, uykumuza, okul başarımıza engel oluyorsa, zaman yönetimimizi  engelliyor ise bağımlılığa doğru gidiyor demektir. Burda en önemli sorun aillerde. 

Teknoloji araçlarını uygun bir sınırlandırma getirerek kullanmak önemli bir nokta. çocukların teknoloji kullanımında ebeveynlerinin onları desteklyeci ölçüde olmaları gerekiyor. Ebeveyn eğer bir saat diyorsa,çocuğun bu süre boyunca nerelere gireceğini biliyor olması lazım. O dünyaya neden girdi, hangi bilgi için girdi ve aldığı bilgiden sonra o odadan çıkıyor olması lazım 


-Sosyal medya kullanımı kısıtlanmadığında ve bu durum artık bir bağımlılığa dönüştüğünde ergen ve çocuklarda ne gibi sorunlar ortaya çıkıyor? En çok hangi problemler ile geliyorlar?

AK: En çok gelen el  becerisi sorunları, çocuklarda okuma ve yazma isteği olmuyor, sabırsızlık oluyor. Çünkü artık üç dakikalık videoyu bile izleyemiyoruz,onu bile hızlı geçiyoruz. Saniyeler içinde birçok noktada beynimiz uyarılıyor ve biz onu günlük yaşamda o uyarımızı verecek bir alanımız olmuyor. Çocuklarda bu noktada iletişim kurma becerilerinde büyük sıkıntılar oluyor bu da otomatik olarak öfke patlamalarına sebep oluyo. Buraya teknoloji bağımlılığı olarak gelen çok genç var fakat daha çok öfke sorunu ile geliyorlar. Aslında sorunun altında yatan biraz daha teknolojiyi doğru kullanmamaktan oluyor. Biz ebeveynlere hiç bir zaman teknoloji kullanımını ortadan kaldırın demiyoruz fakat 7 yaşa kadar ekren kullanımını kesinlikle tavsiye etmiyoruz. Ekren dendiğinde anne babalar genelde tablet, telefon anlıyor fakat buna televizyon da dahil. Belli yaşlara kadar kesinlikle ekran kullanımı tavsiye etmiyoruz. İleriki yaşlarda ise ebeveyn kontrolü ile bilgisayar, internet kullanımını tavsiye ediyoruz. Çocuklar sınırlandıkları zaman aslında güvende hissediyorlar, ebeveynler kısıtladıkları için kötü hissediyorlar fakat biraz daha sınır koyduğumuz takdirde onları güven içinde o ortama hazırlamış oluyoruz.


-Oyun ve teknoloji bağımlılığı olarak size danışmaya gelen yaş aralığı nedir? Bağımlılık problemini hangi yaş grubunda görüyoruz ve tedavi süreci nasıl izliyor?

AK: Teknoloji ve oyun bağımlılığı olarak daha çok ergenler geliyor. Çocuk grubuna erken yaşa bağlı olarak aileler biraz daha sınır koyabiliyorlar fakat ergenlerde daha yoğun görüyoruz. Bu da ergenlerin sosyal medyada duygularını yaşayabilecekleri, takdir edildikleri, beğenildikleri, kendilerini toplumsal olarak ifade ettikleri bir yer sosyal medya. Ergenlik zamanında anne babadan ziyade toplumun onları nasıl gördüğü daha çok etkiliyor. Eğer geldikleri nokta cidden bir oyun bağımlılığı noktası ise ilk etapta ilaç sonrasında ise psikoeğitim noktasında bunu nasıl yürütmeleri, bilinçli olarak nasıl kullanmaları gerektiğini konuşuyoruz.Teknoloji bağımlılığı aynı zamanda duygusal sorunlarda doğuruyor. Kaygı, öfke en önemli noktalardan, aynı zamanda istenilmeyen korkular gelişmeye başlıyor.

-Çağımızın en ünlü sosyal medya uygulamalarından olan ‘Tik Tok’ ve ‘İnstagram’ gençler ve çocuklar açısından da çok tercih edilen bir sosyal mecra. ‘Z’ kuşağında bu söz konusu uygulamaların nasıl bir etkisi var?

AK: Tik Tok, İnstagram gibi uygulamalarda çocuklar sosyalleşiyorlar. Öncelikle gençler burada sosyalleşirken gerçekten gördükleri gibi mi , gerçek hayat ile sanal hayat arasındaki fark açıldıkça çocukların duygu durumu ister istemez inişli çıkışlı olabiiliyor. Bu da farklı problemler doğurabiliyor. Çocukların gerçekten yaşadığı şeyleri yansıtıyor olması buradaki en önemli nokta. Sosyal medyada çok mükemmel hayatlar var ve oradaki tüm ergenler zengin ve sanki çabasız bir şekilde o hayatı yaşıyorlar. Sosyal medyanın ergenlerde yarattığı en önemli nokta sabırsızlık. Direkt o görüntülere maruz kaldıkları için aslında çabalamadan ,, uğraşmadan bu hayata sahip olmak istiyorlar.  Özellikle Tiktokerlerı, Youtuberları gördüklerinde buna daha çok özeniyorlar ve sanıyorlar ki emeksiz ve çabalamadan ulaşılmış bir nokta. Sadece hep öyle mükemmel yaşıyorlar sadece hep öyle mutlular ve öyle mükemmel hayatları varmış gibi sanıyorlar. O yüzden üzüntü ve acı gibi duyguları reddediyorlar. Sosyal medya ‘Z’ kuşağının sosyalleştiği bir alan olduğu için kullanmama gibi bir durum söz konusu değil fakat ebeveynler sosyal medya kullanırken çocuklarını destekler bir davranış içinde oldukları takdirde yine gözetimli bir şekilde kullanmış olacaklardır. Kesinlikle sosyal hayat ve gerçek hayat iki zıt uçta olmaması gerek, kesinlikle en önemli nokta bu. Sosyal medyada iken diğer günlük yaşam rollerini bırakmamaları gerekiyor. Gençlerin akademik başarısında düşüşler var ise veya hali hazırda bir hobisi var ve artık bundan zevk almıyorsa işte o noktada harekete geçilmeli çünkü artık sosyal medya tamamen kişiye haz vermeye başlamış demektir. Çünkü sosyal medya anlık hazlar veriyor, günlük yaşamda o şekilde anlık hazlar aldığımız bir alan çok yok. Sosyal medyadan aldığımız anlık haz artık günlük hayatta karşılanmadığı için bağımlılığı tetikliyor.

-Teknoloji ve sosyal medya bağımlılığı ile mücadele edebilmek adına ebeveynlere ne gibi bir rol düşüyor, neler yapmalılar?

AK: İlk olarak ebeveynler kendi teknoloji kullanımlarını kontrol etmesi gerekli. Günlük rollerini gerçekleştirdikten sonra mı sosyal medyaya giriyorlar ya da boş zamanlarında mı, ne sıklıkla kullanıyorlar, ebeveynler önce bu konuda kendilerine dikkat etmeli. Çocuklar aile büyüklerini rol model alıyorlar, her ne kadar ebeveynler tavsiye verselerde düzgün bir rol model olmadıkları sürece söyledikleri sözler çocuklar için bir anlam ifade etmiyor. Hani bir söz vardır ‘Duyarsam unuturum, görürsem hatırlarım, yaşarsam ve denersem onu artık davranışa dönüştürürüm’ diye o yüzden bu noktada ebeveynlerin rol model olması gerekir.

Çocukların teknolojik kullanımına ebeveynlerin dahil olması son derece önemli. Hangi uygulamalara hangi zamanlarda gireceklerine dair bir kısıtlama getirilmesi önemli. Çünkü bu kısıtlama çocukları güvende hissettirecek çünkü öteki halde başka insanların kısıtlamalarına maruz kalacaklar. Siber zorbalık dediğimiz bir kavram var, akran zorbalığını sanal ortamda almaya başlıyorlar. Bu zorbalıktan koruyabilmek için ebeveynlerin çocukların teknoloji kullanımlarına biraz daha dahil olması gerekiyor. Çocukların gerçek hayattaki aktivitelere katılımı teşvik edilmeli, ev içinde yapabilecekleri görevler verilmeli. Sofrayı beraber hazırlamak, toplamak gibi çocukları destekleyici, başarılı olabilecekleri ve gerçek hayattan soyutlanmasına izin verilmeyecek aktivitelerinde ayarlanması son derece önemli. Yasaklanma yerine kısıtlama olmalı bu konuda çünkü yasak çocuğu o davranışı yapmaya daha fazla itecektir. Aileler nasıl bilinçli kullanıcı olunur çocuğa bunu göstermelidirler.

- Ülkenin çeşitli yerlerinde süren yangın hepimizi çok etkiledi ve hala maddi ve manevi olarak izlerini taşıyoruz ve uzun bir süre taşıyacağız. Yangından en çok etkilenenler de çocuklar oldu. Bu gibi durumlarda çocukların psikolojisini koruyabilmek için ne gibi bir yol izlenmeli?

AK: Evet o konuda hepimizin ciğeri yandı ne yazık ki yangın bölgelerinde olanlar en çok etkilenenler oldu. Çocuklar açısından ise yangın ne demek önce bunu çocuklar ile konuşmak gerekiyor. Bir doğal afet olduğunu ve bazı noktalarda bizim elimizde olmadığını anlatmak ve bu konuyu paylaşmak gerekiyor. Ebeveynler üzülüyorsa üzüldüklerini çocuklara göstermeleri gerekiyor. O yangını çocuklar hiç bir şekilde duymasın demiyorum ve bu söz konu değil zaten. böyle konularda kimi zaman yalan yanlış haberle çok olabiliyor ya da cidden trajik görüntüler olabiliyor ki bu büyükleri bile etkiliyor. Bu noktada çocuklara üzüntümüzü göstermeliyiz, ‘çok üzüldüm’ diyebilmeliyiz, bu şekilde çocuğunda ‘ben üzüldüm’ diyebilmesi için teşvik etmiş oluyoruz. İnsanların eksik yaptığı aşamalardan kaynaklı olarak öfkelenebiliriz, ‘korumadık doğayı’ diye kendimizi suçlu da hissediyor olabiliriz. Bunları kendiniz ifade ediyor olmanız çok önemli, çocuk annesi ve babasının tepkilerini gördükten sonra rahatlıyor ve bununla ilgili duygularını ifade edebiliyor. Bu noktada çocukları rahatsız edici görüntülere maruz bırakmamalıyız, televizyondan ziyade telefondan çocukları rahatsız etmeyecek görüntü ve haberleri seçerek bilgileri çocuklara iletebilirler. Fakat çocuklarla bu konular üzerinden konuşulduktan sonra da eyleme geçilmesi gerekir. Çevre temizliği yapılabilinir, fidan bağışı olabilir, konu ile ilgili resim çizmek veya kitap okumak olabilir.

 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/08/cocugunuz-sosyal-medya-bagimlisi-olabilir.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/08/cocugunuz-sosyal-medya-bagimlisi-olabilir_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/cocugunuz-sosyal-medya-bagimlisi-olabilir/4169/</link>
			<pubDate>Mon, 09 Aug 2021 18:35:12 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Beslenme, hastalıkların önlenmesinde etkili oluyor</title>
			<description><![CDATA[Beslenmenin, epigenetiği veya genetiği değiştirerek hastalıkların önlenmesinde ya da ortaya çıkmasında önemli bir etkisi olduğunu belirten uzmanlar, doğru ve dengeli beslenmenin önemine vurgu yapıyor. Yapılan bilimsel çalışmalardan örnek veren uzmanlar, “Bu çalışmalar, yetersiz beslenmenin epigenetik faktörler üzerindeki etkilerinin nesiller boyu bile aktarılabileceğini kanıtlar niteliktedir.” diye konuştu.

]]></description>
		    <news><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Yüksek Okulu (SHMYO) ve Fen Bilimleri Enstitüsü Müdürü Doç. Dr. Mesut Karahan, epigenetik faktörler ve beslenme arasındaki ilişki hakkında değerlendirmelerde bulundu.
 
Epigenetik nedir?
 
Epigenetiğin, “DNA dizisini değiştirmeden gen ekspresyonunu modüle eden DNA kromatin yapısında hücreye özgü geri dönüşümlü modifikasyonlar” olarak tanımlanabileceğini belirten Doç. Dr. Mesut Karahan, “Bu duruma mendel olmayan kalıtım da denebilir. Epigenetik faktörler aynı organizma içinde hücreden yavru hücreye kalıtsaldır ve bu kalıtımın organizmalar arasında nesiller arası olabileceğine dair birçok çalışma bildirilmiştir. Nitekim her canlının genetik mirası, hem DNA dizi bilgisini hem de epigenetik bilgiyi içerir ve bunların etkileşimi, organların ve hücrelerin işlevini sürdürür. Ayrıca, son yıllarda yapılan çeşitli araştırmalar, hastalıklara karşı farklı duyarlılıklar kazandırabilen spesifik genleri ve epigenetik durumların varlığını doğrulamıştır.” dedi.
 
Bazı hastalıklar epigenetik risklerle ortaya çıkabiliyor
 
Genomdan farklı olarak, epigenomun çevresel faktörlerden etkilenerek değişebildiğini ve bu nedenle bazı hastalıkların epigenetik risklerle meydana gelmesini tetikleyebildiğini kaydeden Doç. Dr. Mesut Karahan, “Bu tür değişiklikler en çok ilaçlar, beslenme ve diyet veya radyasyona maruz kalma gibi yoluyla çevresel maruziyetler gerçekleşir. Beslenmenin farklı epigenetik modifikasyon türleri üzerindeki etkisi ve özellikle  birçok kanser çeşidindeki ilerleme riski hakkında birçok çalışma mevcuttur. Örneğin yeşilliklerden alınan folat, kırmızı üzüm ve ürünlerinden alınan polifenoller (resveratrol, genistein vb.), çinko ve α linoleik asit gibi besin bileşenlerinin alımının kanser gelişiminde veya inhibisyonunda etkili olduğunu bildiren birçok araştırma vardır.” dedi.
 
Folat eksikliği hamilelere düşüğe sebep olabiliyor
 
Bu diyet bileşiklerinin birçoğunun epigenetik modifikasyonları etkileyerek kansere karşı koruyucu bir etki sağladığının düşünüldüğünü kaydeden Doç. Dr. Mesut Karahan, “Buna örnek vermek gerekirse Folat önemli bir tek karbon vericidir ve tek karbon metabolizması DNA, protein ve fosfolipidlerin sentezi için gereklidir. Folat sadece diyetten elde edilir ve 5,10-metilentetrahidrofolata (MTHF) dönüştürülür. MTHF, bir metil donörü görevi görerek homosisteini metiyonine çevirir ve DNA'yı metilleyerek epigenetik mekanizmaların regüle edilmesinde çok önemli katkıda bulunur. Folat eksikliğine bağlı olarak DNA tamirine etki eden metilasyon modifikasyonun gerçekleştirilememesine bağlı olarak çeşitli kanser türleri ve sinir sistemi hastalıkları bildirilmiştir. Folat eksikliğinin hamile kadınlarda düşük tehlikesine sebep olduğu bilinmektedir. Folat düzeyleri düşük olan annelerden doğan nöral tüp defektli yavru riskinin arttığı da gösterilmiştir.” dedi.
 
Beslenmenin hastalıkları önlemesinde etkisi büyük
 
“Folat eksikliği, tüm canlılarda, dokularda ve gelişimin tüm aşamalarında aynı etkiye sahip değildir” diyen Doç. Dr. Mesut Karahan, “MTHFD1 G1958A genotipine sahip olanların, nöral tüp defekti olan bebekleri doğurma riskinin daha yüksek olduğu bulundu, bunun bir metil donörü olarak kolinden (örneğin yumurtalardan) kaynaklandığı düşünülmüştür. Kısacası beslenmenin tamamen epigenetiği veya genetiği değiştirerek hastalıkları %100 önleyeceğini söyleyemesek de önemli bir etkisi olduğu söylenebilir.” diye konuştu.
 
Hollanda açlık kışında hamile olan kadınların bebeklerinde sağlık sorunları görüldü
 
Epigenetik faktörlerin anneden yavruya geçebileceğini ve beslenmenin epigenetik faktörler üzerindeki önemini Hollanda'da ''Hongerwinter'' adıyla bilinen Hollanda açlık kışı zamanına yönelik yapılan çalışmalar öne çıkardığını ifade eden Doç. Dr. Mesut Karahan, şunları söyledi:
“Hollanda açlık kışı 1944 yılının Eylül ayından başlayıp 1945 yılının Mayıs ayına kadar süren ve Hollanda'daki kıtlık zamanını tanımlayan süredir. O dönemde hamile olan kadınların bebeklerinde vücut anomalileri, kronik hastalıklara yatkınlıklar, raşitizm ve büyüme gerilikleri görüldü. Örneğin 2006 yılında  yapılan bir çalışmada, Hollanda açlık kışını kapsayacak şekilde, Kasım 1943 ile Şubat 1947 yılları arasında Amsterdam'da doğmuş 2414 kişi incelendi. Çalışmada izlenen insanların diğer insanlara göre glikoz tolerasyonunun ve insülin konsantrasyonunun artmış ve kan basınçlarının yüksek olduğu bulundu. Ayrıca yetişkinlikte albüminüri görülme olasılığının 3.2 kat artmış olduğu, tıkayıcı hava yolu hastalıklarının daha fazla görüldüğü, kan lipidlerinin yüksek olduğu ve kadınlarda meme kanseri riskinin 5 kat artmış olduğu bulundu. Bu da bize yetersiz beslenmenin epigenetik faktörler üzerindeki etkilerinin nesiller boyu bile aktarılabileceğini kanıtlar niteliktedir.” 
 
Sonrasında gelişen moleküler tekniklerin, beslenmenin epigenetik faktörler üzerindeki etkilerine dair daha fazla araştırmanın kapısını araladığını kaydeden Doç. Dr. Mesut Karahan, “Örneğin obezite ve yüksek yağlı diyetlerle beslenen obez hamile kadınlarda yüksek miktar spesifik yağ asidi taşıyıcıları yoluyla plasentaya ve ordan bebeğin dolaşımına geçen yüksek miktar lipid tespit edilmiştir. Bu lipidler bebek gelişimin sürecinde hücresel reseptörlere karşı ligand görevi görerek DNA’nın hipermetilasyonu ve histon asetilasyonlarına neden olmuş, bu durum da gen ekspresyon düzeylerini değiştirerek hücrelerde zararlı sinyal yolak modülasyonlarına neden olmuştur.  Bu değişikliklerde postnatal dönem ve sonrasında çeşitli nörolojik, kanser, kas-iskelet sistemi gibi birçok bozuklukla ilişkilendirilmiştir. Özellikle yıllar süren kanser araştırmalarında genotipin tek başına tüm kanser riskini açıklamadığı anlaşıldıkça epigenetiğe artan bir ilgi oluştu.” dedi.
 
Beslenmenin epigenetik faktörler üzerinde önemli etkisi var
 
Doç. Dr. Mesut Karahan, “Ek olarak, beslenme ve düzenli egzersizle birlikte yapılan yaşam tarzındaki değişikliklerle birçok kanserin önlenebileceği yaygın olarak kabul edilmektedir. Örneğin kolon kanseri vakalarının yaklaşık %45'inin diyet ve yaşam tarzı değişiklikleri ile önlenebileceği öne sürülmüştür. Sonuç olarak beslenmenin epigenetik faktörler üzerinde önemli etkisi bulunmaktadır ve bunlar çalışmalarla da desteklense de  bu alanda daha fazla araştırma yapılmasına ihtiyaç vardır.” diye konuştu.
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/07/beslenme-hastaliklarin-onlenmesinde-etkili-oluyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2021/07/beslenme-hastaliklarin-onlenmesinde-etkili-oluyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/beslenme-hastaliklarin-onlenmesinde-etkili-oluyor/4098/</link>
			<pubDate>Fri, 02 Jul 2021 15:00:46 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>"Lazer ameliyatı ile gözlüklere veda!"</title>
			<description><![CDATA[Berna Vatansever, Göz Hastalıkları ve Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Tolga Yüksel ile bir röportaj gerçekleştirdi. Lazer tedavisi ve yöntemleri hakkında detayları aktaran Yüksel, “Lazer işlemi yaklaşık 5-10 dakika sürüyor. Uygulanacak operasyon kişinin göz yapısına ve numaralarına göre belirlenir. Ameliyat sonrası hemen günlük yaşantınıza devam edebilirsiniz” diye konuştu.]]></description>
		    <news><![CDATA[Öncelikle sizi biraz tanıyabilir miyiz?
1976 yılında Uşak’ta doğdum. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 2000 yılında mezun oldum.
En iyi lazer tedavisi hangisidir?
En iyi lazer tedavisi olarak ayırabileceğimiz bir yöntem yoktur çünkü hepsi uygulanabilir. Siz en uygun olan tedavisi doktorunuz size önerecektir.
Kimlere LASER yapılmaz?
Keratokonus, ince kornea, üveit, kontrolsüz glokom veya kontrolsüz diyabet olanlarla hamilelere yapılmaz. 18 yaş altında ve 65 yaş üstündekilere özel durumlar dışında yapılmaz. Bu konuda son sözü doktorunuz söyleyecektir.
LASİK, PRK, LASEK, No touch, Intralase (intralasik, ilasik, i-lasik) , Kartal gözü, Wavefront: Hangisi daha uygun olur?
Bunların hepsi lazerle göz ameliyatı yöntemleridir. Hangi yöntemin sizin için uygun olduğuna lazerle göz ameliyatı konusunda uzman olan doktorlar karar verebilirler. Alternatifler size sunulduktan sonra kararı doktorunuzla birlikte vermeniz sizin için en iyi sonucun alınmasında belirleyici olacaktır.
Kontakt lens kullananlar ne yapmalıdır?
Kontakt lens kullananlara LASIK veya LASEK yapılabilir. Yumuşak lenslerde aynı gün çıkarmış olsanız bile topografi uygunsa ameliyat yapılabilir.
Göz lazer için uygun değilse ne yapılmalıdır?
Göz bozukluğu çok yüksek olduğunda veya kornea tabakası ince olduğunda LASIK yapılamaz. Bu durumda alternatifler fakik iol veya saydam lens ektraksiyonudur. Fakik iol ameliyatında ICL, Artisan veya Artiflex göz içi mercekler kullanılır. Saydam lens ekstraksiyonu (CLE) ise katarakt ameliyatına benzer bir ameliyattır.
Ameliyat günü için önerileriniz nelerdir?
LASİK günü, üzerinize rahat giysi giyerek size verilen randevu saatinde geliniz. LASIK işlemi ortalama 15 dakika sürmekle birlikte kliniğimizde 3-4 saat geçirmeniz gerekebilir.
Lazer göz ameliyatı fiyatları nedir?
Lazer göz ameliyatları teknikleri farklı olabileceğinden, muayene öncesi kesin fiyat vermek mümkün değildir. Ancak Türkiye’de bu kadar önemli bir ameliyatın ücreti çok zaman iyi bir çift gözlükten ucuzdur.
 “LASIK çabuk iyileşiyor ve ağrısız, neden LASEK olayım” diyenlere cevabınız nedir?
Birinci tercihimiz LASIK’tir ancak bazı kişilerin kornea tabakası ince olup LASIK için uygun değildir. Ayrıca LASIK olanların LASIK ameliyatı oldukları dikkatli göz doktoru muayenesiyle anlaşılır. LASEK te ise anlaşılması çok defa mümkün değildir. Ameliyat olduğunun anlaşılmasını istemeyenler LASEK tercih etmektedirler.
Ameliyat sonrası görme ne zaman netleşir?
Genellikle birçok aktivite 1-2 gün içinde rahatlıkla yapılabilir. Ancak tam netleşme 4-6 hafta, hatta bazı kişilerde daha da uzun sürebilir. LASİK sonrasında kortizonlu ve antibiyotikli damlalar ve suni gözyaşı kısa süreli kullanılır. Ameliyat sonrasında koruyucu gözlük veriyoruz. Gözleri kapatmıyoruz.
LASİK’ten hemen sonra gözün görünümü nasıl olacaktır?
LASİK  sonrası gözünüzün beyazında kızarıklık olabilir. Derecesi kişiden kişiye değişir ve 15 gün içinde kaybolur.
LASIK ile miyop, hipermetrop ve astigmat düzeltilebilir mi?
Yeni kuşak excimer laser cihazları ile miyop, hipermetrop ve astigmat düzeltilebilir.
LASİK sonrasında gözlük kullanılıyor mu?
Hastaların çok büyük bir çoğunluğu bu işlem sonrasında gözlük kullanmadan günlük aktivitelerini gerçekleştirebilmektedirler. Ancak 40–45 yaş üzerinde olanlarda yakın veya okuma gözlüğü kullanmak gerekecektir.
LASIK işleminin riskleri nelerdir?
LASİK ve diğer lazer ameliyatları en güvenli ameliyatlardır. Tecrübeli hekimler ve uygun cihazlarla yapıldıklarında başarı oranları çok yüksektir. Ancak tıpta hiçbir tedavi risksiz ve komplikasyonsuz değildir. Hastanemizde komplikasyon olmaması için her türlü önlem alınmaktadır. Muhtemel komplikasyonlar arasında enfeksiyon, gece yansımaları, az düzeltme ve fazla düzeltme sayılabilir. Kliniğimizde LASIK olacak tüm hastalarımıza riskler hakkında daha ayrıntılı bilgi verilerek aydınlatılmış onay formu okutulup imzalatılmaktadır.
Lazer olunca göz sıfırlanıyor mu? Göz değerleri lazerden sonra tekrarlar mı?
Lazerde gözlüklerle görebildiğiniz kadarını gözlüksüz görmeniz amaçlanmaktadır. 0,5 ve altındaki numaralar gözlüksüzlük değerleridir ve başarılı olarak algılanır. Lazer, numaralar henüz ilerlerken yapılırsa tekrar gözlük kullanmak durumunda kalınabilir. Bu yüzden numaraların en az 1 yıldır artmıyor olması gereklidir. Lazerden sonra miyoplar %95, hipermetroplar %70 oranında gözlüksüz kalırlar.
Lazer çeşitleri neye göre değişiyor? Hastalar hangi lazerin uygun olduğunu nasıl öğrenebilir?
Lazer operasyonları kişinin göz yapısına ve numaralarına göre belirlenir. Lazer öncesi yapılan tetkikler sonucunda lazere uygun bulunan kişiler, göz yapılarının uygun olduğu lazer tedavi yöntemleri ile tedavi edilebilir.
Lazer ameliyatı ne kadar sürüyor?
Lazer ameliyatı yaklaşık 5-10 dakika gibi kısa bir sürede tamamlanmaktadır.
Lazer ameliyatı sonrasında ağrı sızı oluyor mu?
Intralase-LASIK ve LASIK gibi ilk aşamada korneada kapakçık (flap) oluşturularak yapılan lazer ameliyatlarının sonrasında 6 saat kadar ağrı, batma, sulanma olabilir. LASEK, PRK gibi göz yüzeyinin soyulması sonrasında yapılan lazerden sonra 2-3 gün ağrı çekilebilir. Bu ağrının az hissedilmesi için lazer sonrasında göze koruyucu kontakt lens uygulanabilir.
Astigmat lazerle kaybolur mu?
Lazer tedavisi, miyop ve hipermetrop ile birlikte astigmatı da ortadan kaldırmak için yapılır.
Tedavi sonrası dikkat edilecek hususlar nelerdir?
Tedavi sonrası gözlerin bandajla kapatılması gerekmez. Tedavi sonrası verilen damlaların özenle ve doktorun verdiği reçeteye uygun olarak kullanılması gerekir. İlk 24 saat süresince tedavi edilen gözle oynanmaması ve banyo yapılmaması önemli bir detaydır. 24 saat sonra normal hayatınıza dönebilirsiniz. İlk birkaç saat boyunca yaşanacak hafif bir batma hissi ve sulanma şikâyeti normaldir. Tedavi sonrası belli aralıklarla yapılacak doktor kontrolüne gitmekte yarar vardır.
Tedaviden sonra günlük yaşama ne zaman geçilebilir?
Genellikle ertesi gün işe gidilebilir. İlaçlarınızı doktorunuzun tavsiye ettiği şekilde düzenli kullanmanız ameliyatın kendisi kadar önemlidir. Güneş ışınları rahatsız edebileceğinden güneş gözlüğü takmanızı öneririz. Yürüyüş yapmak, bisiklete binmek, aerobik yapmak gibi tüm spor ve sosyal faaliyetlerinizi yapabilirsiniz. Uçağa binebilirsiniz. Fakat enfeksiyondan korunmak için yaklaşık 20 gün boyunca havuza veya denize girilmemelidir. Birinci aydan sonra arzu ederseniz, kozmetik amaçlı renkli lensleri kullanmaya başlayabilirsiniz.
İkinci kez lazer ameliyatı yapılabilir mi?
Lazer tedavisinde hedef göz derecelerini + / - 0,50 mertebesine getirmektir. İlk operasyondan en az 6 ay sonra yapılan kontrolde gözünüzde numara kaldığı tespit edilirse, tüm muayene ve tetkikler tekrarlanır.
Kornea kalınlığının ve uygulanacak numaranın ikinci bir lazer operasyonuna uygun olup olmadığı Pakimetre, Orbscan ve Topolazer ile değerlendirilir. Eğer uygunsa; birinci operasyon bilgileri ışığında eski kapakçık tekrar kesilmeden yeniden kaldırılarak ikinci lazer operasyonu yapılabilir. Tedavinin bu şekilde tekrarlanmasında hiçbir sakınca yoktur.
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/05/lazer-ameliyati-ile-gozluklere-veda.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/05/lazer-ameliyati-ile-gozluklere-veda_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/lazer-ameliyati-ile-gozluklere-veda/3938/</link>
			<pubDate>Wed, 08 May 2019 13:30:51 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Göz tansiyonu nedir, nasıl tedavi edilir?</title>
			<description><![CDATA[Göz tansiyonu (glokom), genellikle belirti vermeyen ve göz içi basıncının görme sinirini tahrip edecek kadar yükselmesi nedeniyle görme kaybına yol açabilen bir hastalıktır. Göz tansiyonu ile ilgili soruları Batıgöz Sağlık Grubu’ndan Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tayfun Bavbek yanıtladı:]]></description>
		    <news><![CDATA[Göz tansiyonu nedir?
Glokom olarak da bilinen veya Karasu hastalığı olarak adlandırılan göz tansiyonu rahatsızlığı sinsi bir hastalıktır çünkü ilk evrelerinde neredeyse hiç belirti göstermez. Tamamen tedavi edilememekle birlikte genel olarak kontrol altında tutulabilir. Fakat tedavi edilmezse görme kaybına ve ilerleyen zamanda da körlüğe kadar gidebilir.
 
BASINÇ ARTAR TANSİYON YÜKSELİR
Göz tansiyonu neden olur?
Gözün içinde ön tarafta, dokuları beslemek için dolaşan bir sıvı bulunur. Bu sıvı göz içinde üretilir. Başka bir grup kanaldan da göz dışına atılır. Kimi gözlerde bu sıvı kanallardaki tıkanıklık nedeniyle dışarı atılamaz ve göz içi basıncı artar. Bunun sonucunda da göz tansiyonu yükselir.
 
Göz tansiyonu (glokom) türleri nelerdir?
1) Açık (geniş) açılı glokom: Genellikle 40 yaş üstünde görülür, göz içi sıvısının dışa akım kısmında yapısal direnç görülür. En yaygın olan glokom türüdür ve belirtileri bakımından sinsidir. Ancak hekim muayenesinde, testler sırasında anlaşılabilir.
2) Kapalı (dar) açılı glokom: Göz içi sıvısı gözün iris dediğimiz renkli kısmının arkasına hapsolmuştur. Dışa akım aralıklı veya tamamen engellenir. Ani glokom atakları gerçekleşir.
 
BULANIK GÖRME VARSA EN KISA ZAMANDA DOKTORA GİDİN
Göz tansiyonu belirtileri nelerdir?
Göz tansiyonu genelde belirti vermez. Bu yüzden hastanın kendisinin anlaması neredeyse imkansızdır. Ancak bazı göz tansiyonu tiplerinde, göz veya baş bölgesinde ağrı, bulanık görme, ışıklar etrafında hareler ve mide bulantısı olabilir. Bu belirtiler görüldüğünde vakit kaybetmeden bir göz doktoruna başvurulmalıdır. Aile hikayesinde yani anne, baba ya da kardeşinde göz tansiyonu olanlarda görülme olasılığı yüksektir. Özellikle 35 yaşından sonra her sene göz tansiyonuna bakılmalıdır.
 
Göz tansiyonu nasıl ölçülür?
Göz tansiyonu teşhisindeki en önemli etken göz tansiyonunun ölçülmesidir. Bunu yapan alete ‘tonometre’ denir ve iki yöntemle göz tansiyonunu ölçebilir. İlkinde göze hava üfleyerek bir karşı basınç oluşturur ve öylelikle ölçülür ya da göze anestezi bir damla damlatılır ve gözle temas sağlanarak ölçüm yapılır.
 
DAMARLAR, SİNİRLER VE RETİNA İNCELENİR
Göz tansiyonu değerleri kaç olmalıdır?
Göz tansiyonu değerleri de kan basıncı değerleri gibi kişiye göre farklılık gösterir. Kimisine göre 17 mmHg basınç yüksek bulunurken kimisine göre 22 mmHg basınç normal bulunabilir. Göz doktorlarının yaptığı muayeneler sonucunda göz içindeki kan damarları, göz sinirleri ve retina incelenerek basınç değerlerinin o hastaya göre yüksek olup olmadığı tespit edilir.
 
Göz tansiyonu nasıl tedavi edilir?
Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Tayfun Bavbek, “Göz tansiyonu (glokom) olarak adlandırılan hastalık, üç ayrı yöntem ile kontrol altına alınabilir” dedi ve şöyle sıraladı:
Bunlardan ilki göz içi basıncını düşürmek için başlanılan damlalardır. İlaç tedavisi ile kontrol altında tutulabilen göz içi basıncına, herhangi bir müdahale etmeden yıllar içerisinde bu yöntemle hasta takip edilebilir. Bir veya birden fazla damla kullanımına rağmen düşmeyen göz içi basıncına farklı yöntemlerle müdahale etmek durumunda kalınabilir.
İkincisi lazer tedavisidir. Ani gelişen göz tansiyonu krizlerinde irise lazer ile açılan bir kanalla göz basıncı düşürülür. Cerrahi müdahale gerekene kadar ara dönemde uygulanabilir.
Üçüncüsü ise cerrahi müdahaledir. Göz içindeki sıvının drenajını kolaylaştırmaya yönelik girişimlerdir. Bir kısmında minyatür valf ya da seton denilen implantlar kullanılır. Göz içerisinden veya dışarısından uygulanır.
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/04/goz-tansiyonu-nedir-nasil-tedavi-edilir.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/04/goz-tansiyonu-nedir-nasil-tedavi-edilir_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/goz-tansiyonu-nedir-nasil-tedavi-edilir/3912/</link>
			<pubDate>Tue, 02 Apr 2019 14:45:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>"Başarının Kadıncası" paneli düzenlendi</title>
			<description><![CDATA[Dünya Kadınlar Günü nedeniyle Ankara Gazi Üniversitesi Avrupa Entegrasyon ve Cerrahi Topluluğu (European Medical Students’ Association) tarafından düzenlenen “Başarının Kadıncası” paneline aralarında Pierre Fabre İlaç Türkiye Genel Müdürü Dr. Hande Demirdere’nin de yer aldığı, konularında öncü kadınlar katıldı.]]></description>
		    <news><![CDATA[Dünya Kadınlar Günü kapsamında Ankara Gazi Üniversitesi Avrupa Entegrasyon ve Cerrahi Topluluğu tarafından (European Medical Students’ Association) düzenlenen “Başarının Kadıncası” paneli Ankara’da gerçekleşti. Pierre Fabre İlaç Türkiye Genel Müdürü Dr. Hande Demirdere, ünlü fotoğraf sanatçısı Dilan Bozyel, “Kanserle Dans Derneği” Başkanı Sevil Gürkan ve “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu” Türkiye Temsilcisi Gülsüm Kav’ın konuşmacı olarak yer aldığı etkinliğe, Gazi Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Ufuk Üniversitesi, ODTÜ, GATA, Yüksek İhtisas Üniversitesi ile Hacettepe Üniversitesi’nden tıp fakültesi öğrencileri, Kanserle Dans Derneği’nin gönüllüleri ve çok sayıda kadın katıldı. Katılımcılardan büyük ilgi gören panel kapsamında üniversite öğrencileriyle atölye çalışmaları da yapıldı.
“Başarının Kadıncası” panelinde Pierre Fabre İlaç Türkiye Genel Müdürü Dr. Hande Demirdere iş hayatında kadın olmak konusundaki görüşlerini paylaştı. Bir kadın olarak Türkiye'de iş dünyasında olmanın avantajlarına ve dezavantajlarına değinen Dr. Demirdere, “Erkeklerin domine ettiği iş dünyasında kadınlar olarak farklı toplumsal önyargılarla başa çıkmak durumunda kaldığımızı düşünüyorum. Bu da kadınların hem mevcut durumlarını korumak hem de yöneticilik pozisyonlarına erişmek adına daha fazla çaba göstermesine, karşılaşılan tüm zorluklara karşı daha dayanıklı olmasını sağladı. Diğer bir deyişle, kadınlar olarak bu sorunu kendimiz için bir fırsata çevirdik. Bu fırsatı da öncelikli olarak uluslararası firmalarda çeşitlilik & dahil etme politikasının uygulanmasıyla yakaladık. Yeni politikalarla birlikte, yönetim atamalarında kadınlara öncelik verilen dönemler oldu. Bu vesile ile de, kadınların da en az erkekler kadar başarılı yöneticiler olabileceği görülmüş ve önyargılar kırılmış olacak ki, günümüzde yeni yönetici adaylarında kadınların her geçen gün daha da ön plana çıktığını görüyorum. O nedenle, kadın yönetici olmak bir avantaj veya dezavantaj konusu olmaktan öte, fırsat eşitliği yaratıldığı noktada her anlamda pozitif dokunuşu olan bir değer haline geliyor. Hayatın her alanında başarıyla yer alan kadınlarımızın eşit, özgür ve huzur dolu hayat sürmelerini diliyorum.” dedi. Dr. Hande Demirdere, kadınların iş hayatında daha aktif rol alması gerektiğini de vurguladı.
Panelde konuşan ünlü fotoğraf sanatçısı Dilan Bozyel, hayatındaki kritik noktalardan, başarının tanımından ve fotoğrafçılığa başlama macerasından bahsederken, Sevil Gürkan geçirmiş olduğu kanser hastalığından ve “Kanserle Dans Derneği” ile tanışma hikayesinden bahsetti. “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu” Türkiye temsilcisi Gülsüm Kav ise yakın zamanda gerçekleşen, sadece bir kısmı açıklığa kavuşturulabilmiş kadın cinayetlerini aktararak, bu cinayetleri engellemek için neler yapılabileceği hakkında bilgiler verdi. 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/basarinin-kadincasi-paneli-duzenlendi.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/basarinin-kadincasi-paneli-duzenlendi_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/basarinin-kadincasi-paneli-duzenlendi/3901/</link>
			<pubDate>Sat, 23 Mar 2019 12:48:48 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Erkeklerde 2 kat fazla görülüyor</title>
			<description><![CDATA[Mide kanserinin görülme sıklığı ülkeden ülkeye göre farklılık gösteriyor. Mide kanserinin sinsi bir şekilde ilerlediğini ve oldukça geç belirti verdiğini anlatan Anadolu Sağlık Merkezi Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Şeref Kömürcü, “Mide kanseri erkeklerde kadınlara oranla iki kat daha fazla görülüyor” açıklamasında bulundu.]]></description>
		    <news><![CDATA[Mide kanserinin en çok 60-70 yaşları arasında görüldüğünü belirten Anadolu Sağlık Merkezi Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Şeref Kömürcü, “Dünyada kansere bağlı ölümlerde mide kanseri önemli bir yer alıyor. ABD’de ve batı Avrupa ülkelerinde yemek alışkanlıklarında ve çevresel faktörlerdeki düzenlemeler ile bu hastalığın görülme sıklığı azaldı. Türkiye’de ise mide kanseri oldukça yaygın bir şekilde görülüyor. Japonya’da bu kanser en sık görülmesine rağmen, gelişmiş erken tarama yöntemleri ve halkın bu konudaki farkındalığı nedeniyle mide kanserine bağlı ölüm oranları çok azaldı” dedi.
Mide kanseri hızlı yayılan bir kanser türü
Mide kanserinin genellikle hızlı seyreden ve uzak organlara çabuk sıçrayan bir kanser türü olduğunu vurgulayan Medikal Onkoloji Uzmanı Prof. Dr. Şeref Kömürcü, “Bu nedenle erken evrelerde tespit etmek zordur. Ancak yüzde 20’si erken evrede fark edilir. Genellikle midede bir ülser şeklinde başlar, çevre lenf bezlerini ve organlarını etkileyebilir. Mide kanseri komşuluk, lenfatik veya kan yoluyla yayılabilir. Midenin içinden dış kısmına doğru pankreas, yemek borusu veya bağırsak gibi çevre organlara doğru uzanabilir. Ayrıca kanser hücreleri kan yoluyla karaciğer, akciğerler, kemik ve diğer organlara yayılabilir” şeklinde konuştu.
Mide kanserinin belirtileri nelerdir?
Mide kanserinin yayılma özellikleri nedeniyle genellikle sinsi seyirli bir hastalık olduğunu belirten Prof. Dr. Şeref Kömürcü, “Bu yüzden oldukça geç belirti verir ve belirtiler hastalığa özgü değildir. Karında mide bölgesinde belirli-belirsiz bir rahatsızlık hissi en sık başlangıç belirtisidir. Hastalığın ileri evrelerinde en sık belirtiler kilo kaybı, iştahsızlık, halsizlik, yutma güçlüğü, bulantı, kusma, midede dolgunluk ve şişkinlik hissidir” dedi. Mide kanserinin bazen sadece gizli kanama tespiti ile fark edildiğine değinen Prof. Dr. Şeref Kömürcü, “Hastaların bir kısmı karaciğer büyümesi, karında sıvı birikmesi veya sarılık gibi ilerlemiş hastalık bulguları ile karşımıza çıkarlar. İleri evrelerde sol köprücük kemiği üstü lenf bezinde büyümeye neden olabilir” açıklamasında bulundu.
Mide kanserinin risk faktörleri
Cinsiyet: Erkeklerde kadınlara göre 2 kat daha fazla görülüyor.
Yaş: Mide kanserli hastaların çoğu 60 yaş veya üzerinde.
Diyet: Risk faktörleri arasında en çok tanımlanmış olan beslenme şeklidir. Tütsülenmiş, nitrit içeren veya aşırı tuzlu yiyeceklerden zengin gıdaları yiyenlerde mide kanseri gelişme riski artıyor. Diğer taraftan taze sebze ve meyvelerin yenmesi, karatenoid ve yüksek doz C vitamini alımı bu hastalığa karşı koruyucu olabiliyor.
Helikobakter pilori (HP) enfeksiyonu: HP genelde midede bulunan bir bakteridir. HP enfeksiyonu gastrit, ülser ve kanser riskini artırıyor. Bu enfeksiyonun mide kanseri riskini 6 kat artığı tespit edilmiştir.
Sigara: Sigara içenlerde içmeyenlere göre mide kanseri gelişme riski daha fazladır.
Aile hikayesi: Mide kanserinin nadir türü ailesel geçişlidir.
Diğer nedenler: Midede iltihaba neden olan durumlar ve geçirilmiş mide ameliyatları mide kanserine sebep olabilir. Ayrıca obezite, kronik atrofik gastrit, reflü, ailesel polipler, pernisiyöz anemi, radyasyon, aflatoksin ve A kan grubu da sayılabilir.
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/erkeklerde-2-kat-fazla-goruluyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/erkeklerde-2-kat-fazla-goruluyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/erkeklerde-2-kat-fazla-goruluyor/3897/</link>
			<pubDate>Fri, 15 Mar 2019 16:10:01 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Hazır gıdalar hemoroit nedeni</title>
			<description><![CDATA[]]></description>
		    <news><![CDATA[Erişkin yaşlarda toplumda çok yaygın görülen hemoroit (basur) yaklaşık her 2 erişkinden birinin kapısını çalıyor. Hastalar genellikle sorunun geçeceğini düşünerek bekliyor veya merhem / fitil gibi yöntemlerle çözüm bulmaya çalışıyorlar. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz bunun sonucunda hastalığın iyileşmesinin aksine daha da kötü bir hal alabildiği uyarısında bulunarak, “Hastalık ilerledikçe kanama ve şiddetli ağrı yaparak hastanın hayatını kabusa çevirebiliyor. Ayrıca erken evrede ağrısız yöntemlerle tedavi edilebilirken, geç kalındığında ise tek çözüm açık ameliyat olabiliyor.” diyor. Üstelik hemoroidin 30’lu yaşlardan itibaren görülme sıklığında artış izlendiğine dikkat çeken Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz, “Bunun nedeni, günümüzde beslenme alışkanlıklarında hazır gıdaların giderek artan oranda tüketilmesi ve yoğun iş hayatında yetersiz su içme nedeniyle gelişen kabızlık probleminin genç yaşlarda giderek yaygınlaşması” diyor. 
Ağrı, kanama ve kaşıntıya neden oluyor
Hemoroit bağırsağın bitiş noktası olan anal kanalda gelişiyor. İç ve dış olmak üzere iki çeşit hemoroit görülüyor. İç hemoroit ağrısız kanama, kaşıntı, makatta dolgunluk hissi; dış hemoroit ise ele gelen ağrılı şişlikler olarak kendini gösterebiliyor. Hastaları en çok endişelendiren belirti ise makattan kan gelmesi. Kan genellikle dışkılama sonrasında tuvalet kağıdında görülüyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz özellikle büyümüş ve makattan dışarı sarkmaya başlamış hemoroitlerde bu tabloya sıklıkla ağrının eşlik etmediğini vurguluyor. Bunların yanı sıra kaşıntı ve makatta doluluk hissi gelişebiliyor. Özellikle dış hemoroitlerde gelişebilen kan pıhtısı sonucunda ağrılı ani bir şişme ve sarkma oluyor, hasta oturmakta zorlanabiliyor. Bu şişlik makatın belli bir bölümünü veya çepeçevre tamamını kaplayabiliyor. İlk birkaç gün çok ağrılı seyreden bu tablo ameliyat gerektirebiliyor.
Bu hatalar hemoroit yapıyor
Anal yastıkların yapısını bozan nedenler kesin olarak bilinmese de, karın içi basıncın arttığı ve makat bölgesine yansıdığı durumlarda hemoroit yakınmalarının ortaya çıktığı biliniyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz zaman içinde bu faktörlerin hemoroitlerin sarkmasına veya pıhtılaşmasına neden olduğuna işaret ederek “Yeterli su içmeme ve fast-food gibi lif içeriği düşük hazır gıdalarla beslenme sonucu  gelişen kabızlık, dışkılama sırasında ıkınma, düzensiz dışkılama alışkanlıkları, ishal ve hamilelik hemoroide yol açan etkenleri oluşturuyor.” diyor.
 Erken evrede ağrısız yöntemlerle çözüm sağlanabiliyor
Hemoroit nüks etme eğilimi olan bir hastalık. Ancak uygun evrelere etkili tedavilerle nüks oranları oldukça düşük tutulabiliyor, hastanın uzun dönem sağlıklı ve konforlu bir yaşam sürmesi sağlanabiliyor. Hemoroidin içte veya dışta olmasına ve evrelerine göre tedavi yöntemi de değişiyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Emre Sivrikoz erken evre hemoroidlerin ağrısız yöntemlerle tedavi edilebildiğini belirterek, “Bu yöntemlerin temelinde basuru besleyen damarın kapatılması ve toplardamar ağının açık kalarak içeriğindeki kanın boşalmasının sağlanması yatıyor. Hemoroidin oluşumunda yatan mekanizma sarkma olduğu için anal kanaldan dışarıya sarkan yapılar, ağrısız yöntemlerle (Longo, THD, lazer vb.) normal anatomik pozisyonlarına geri getirilerek sabitleniyor. Bu yöntemlerden erken evrelerde başarılı sonuçlar sağlanıyor” diyor. Dördüncü evrede, bir başka deyişle son evrede ise genellikle basurun çıkarılması (hemoroidektomi) gerektiğine dikkat çeken Doç. Dr. Emre Sivrikoz sözlerine şöyle devam ediyor: “Anal kanal dışında, ağrıya duyarlı cilt yapısı bulunduğu için bu bölgeye yapılan kesiler yoğun ağrılara yol açabiliyor. Bu nedenle basurun çıkartılması ancak kanamalara neden olan son evre hastalıkta uygun tedavi seçeneğini oluşturuyor. Hastalığın erken evrelerde tedavisi bu ameliyatın gereksinimini azaltıyor.”
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/hazir-gidalar-hemoroit-nedeni.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/hazir-gidalar-hemoroit-nedeni_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/hazir-gidalar-hemoroit-nedeni/3887/</link>
			<pubDate>Wed, 06 Mar 2019 16:18:43 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Hamilelikte beslenme rehberi</title>
			<description><![CDATA[Gebelikte dengeli ve çeşitli beslenmenin çok önemli olduğunu söyleyen Liv Hospital Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Sibel Malkoç, gebelere, hamilelikleri sırasında alması gereken vitamin ve besinler hakkında bilgi verdi.]]></description>
		    <news><![CDATA[KALSİYUM: Gebelikte normalde gerek duyulan miktarın iki katı kadar kalsiyum gereklidir. Kalsiyumdan zengin gıdalar arasında peynir, süt, yoğurt taze badem, sardalye, yeşil yapraklı sebzeler sayılabilir.
PROTEİN: Gebelikte protein ihtiyacı artar. Protein ihtiyacı hayvansal gıdalardan karşılanırken yağsız olanları tercih etmek gerekir. Tavuk eti, balık, süt ve süt ürünleri, yumurta, mercimek, yer fıstığı, kırmızı et protein açısından zengin gıdalardır.
C VİTAMİNİ: Gebelikte vücut direncini artırır ve demirin bağırsaklarda emilimini kolaylaştırır. Vücutta depolanmadığı için her gün belli miktarlarda alınmalıdır. Uzun süre saklanan ve pişirilen besinlerde C vitamininin çoğu kaybolur. Bu nedenle besinler tazeyken tüketilmeli, sebzeler ya çiğ ya da haşlanarak yenmelidir. C vitamininden zengin gıdalar, taze meyve ve sebzelerdir. Lahana, greyfurt, mandalina-portakal, domates, karnabahar, çilek, brüksel lahanası, kırmızı ve yeşilbiber sayılabilir.
LİFLİ GIDALAR: Gebelikte sık görülen kabızlıktan korunmak için lifli (posalı) gıda tüketmek çok önemlidir. Lif açısından zengin gıdalar; sebze ve meyveler başta olmak üzere, kepekli ekmek, kepekli makarna, pırasa, kuru kayısı, kuru üzüm, kuru incir, bezelye sayılabilir.
FOLİK ASİT: Bebeğin merkezi sinir sisteminin gelişmesi için özellikle gebelik öncesi ve gebeliğin ilk üç ayında tüketilmelidir. Vücutta depolanmadığı ve gebelik süresince normalden fazlasına gerek duyulduğu için her gün alınmalıdır. Taze yeşil sebzeler folik asit kaynağıdır. Ancak pişirme ile içlerindeki folik asit azalacağı için çiğ ya da az haşlanarak yenmelidir. Folik asitten zengin gıdalar; ıspanak, fındık, kepekli ekmek, yer fıstığı, karnabahar, brokoli sayılabilir.
DEMİR: Gebelikte doğumdan sonra kullanılacak demirin depolanması ve bebeğe yeterli oksijenin taşınabilmesi için normalde fazla miktarda demire ihtiyaç vardır. Hayvansal gıdalardaki demir, sebze ve meyvelerde olandan daha kolay emilir. Et yemiyor veya az yiyorsanız demirin emilimini arttırmak için aldığınız besinlerin C vitamini açısından zengin olması gerekir. Dolayısıyla artan demir ihtiyacını karşılamak için gebelik boyunca demir içeren ilaçların alınması gerekir. Demirden zengin gıdaların başında yağsız kırmızı et, ton balığı, karaciğer gelir.
SU: Gebelikte böbrekleri çalıştırmak ve kabızlığı önlemek için bolca su içilmelidir. Gebelikte tüketilebilecek en iyi sıvı sudur.
Gebelikte En Yararlı Besinler


	Süt, yoğurt, peynir (Kalsiyum, protein)
	Yeşil yapraklı sebzeler (C vitamini, lif, folik, asit)
	Yağsız kırmızı et (Protein, demir)
	Sardalye (Kalsiyum, demir, protein)
	Balık (Protein, omega 3)
	Kepekli ürünler (Protein, lif, folik asit)

 
Gebelikte En Zararlı Besinler 


	Genel olarak tatlı ve şekerlemeler
	Şekerli marmelatlar
	Gazlı ve şekerli içecekler
	Kızartmalar
	Fazla kahve veya çay
	Alkol
	İşlenmiş yiyecekler
	Dondurulmuş gıdalar
	Normalden fazla tuz

 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/hamilelikte-beslenme-rehberi.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/hamilelikte-beslenme-rehberi_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/hamilelikte-beslenme-rehberi/3884/</link>
			<pubDate>Mon, 04 Mar 2019 17:41:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Göğüs ağrılarına dikkat!</title>
			<description><![CDATA[Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Öner Dikensoy göğüs ağrısının kalp hastalığının yanı sıra ciddi akciğer hastalıklarının da ilk habercisi olabileceği uyarısında bulunarak, “Bu nedenle eğer belirgin başka bir sebebi yoksa  ve ağrı, şiddeti azalmadan bir haftadan uzun sürmüşse, en yakın zamanda bir göğüs hastalıkları uzmanına başvurmak yaşamsal öneme sahip” diyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Göğüs kafesinin herhangi bir yerinde veya yaygın olarak hissediliyor. Karakteri batıcı, sızı veya baskı tarzında olabiliyor. Bu tablonun adı; göğüs ağrısı! ‘Göğüs ağrısı’ denildiğinde hemen hepimizin aklına ilk olarak çoğunlukla kalp krizi geliyor. Ancak toplumdaki yaygın inanışın aksine, göğüs ağrılarının önemli bir kısmı aslında kalpten kaynaklanmıyor. Peki hangi etkenler göğsümüzde ağrı gelişmesine yol açıyor? Acıbadem Taksim Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Öner Dikensoy göğüs ağrısının altında yatan 5 önemli nedeni anlattı, önemli uyarılarda bulundu.
 
Kalp damar hastalıkları
Kalp damar hastalarının kışın soğuk havalarda, özellikle hava kirliliğinin yoğun olduğu dönemlerde uzun süre dışarda kalmaları ve efor sarf etmeleri tehlikeli olabiliyor. Örneğin soğuk ve kirli hava nedeniyle koroner arterlerde (kalbe kan taşıyan ana damarlarda) spazm gelişebiliyor.  Spazm bu hastalarda göğüs ağrısı, efor sırasında göğüs ön duvarında baskı şeklinde ortaya çıkıyor ve nefes kesen bir özellik sergiliyor. Ağrı hasta dinlendiği zaman kısa süre içinde geçiyor. Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Öner Dikensoy ağrı eğer geçmiyor ve 30 dakika veya daha uzun sürüyorsa, kollara, çeneye veya sırta yayılım gösteriyorsa bu tablonun kalp krizinin habercisi olabileceği uyarısında bulunarak, “Bu durumda hastaların hareket etmekten kaçınarak ve zaman kaybetmeden yardım isteyerek en yakın hastaneye başvurmaları çok önemli” diyor. 
 
Kas iskelet sistemi zedelenmeleri
Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Öner Dikensoy akciğer hastalıkları sonucu oluşan göğüs ağrılarının en sık görülme nedeninin, üst solunum yolları veya akciğer enfeksiyonları sonucu gelişen ve uzun süren öksürüklerin ardından oluşan myalji, bir başka deyişle kas ağrısı olduğunu söylüyor. Özellikle uzun süreli ve şiddetli öksürüklere bağlı olarak kas iskelet sisteminin hasar görmesi sonucu batıcı özelliğe sahip ve hareket etmekle artan göğüs ağrıları olabiliyor. Hatta bazen şiddetli öksürük nedeniyle bir veya birden çok kaburgada kırık gelişebiliyor. Kaburgada kırık, oturup kalkarken ve yatarken ciddi, batıcı karakterli göğüs ağrılarının oluşmasına yol açabiliyor. Bunun dışında ters bir hareket yapmak ve ağır kaldırmak gibi sebeplerle de kas ağrıları oluşabiliyor.
 
Akciğer hastalıkları
Prof. Dr. Öner Dikensoy göğüs ağrısının astımın ilk sinyali olabileceği uyarısında bulunarak, “Astımlı hastalarda, bazen öksürük ve nefes darlığı gibi belirtilerin yanında, bazen ise tek bulgu olarak, göğüs ön duvarında baskı şeklinde ağrı ortaya çıkabiliyor” diyor. Pulmoner hipertansiyon denilen akciğer damarları içindeki basınç artışının da ilk habercisi yine göğüs ağrısı olabiliyor. Ayrıca akciğer zarını ilgilendiren durumlarda, örneğin akciğer zarı iltihabı veya akciğer zarına yakın damar tıkanıklığında göğüs kafesinin yan taraflarında nefes alıp vermekle bıçak batar tarzda hissedilen ağrılar gelişebiliyor. Akciğer hastalıkları açısından bir diğer önemli durum da, sürekli olan ve sırtta, omuzda veya göğüs duvarı üzerinde sızı tarzında ya da zonklayıcı tarzda, özellikle gece hissedilen ağrılar. Bu tür ağrılar sigara içen ve 40 yaş üzeri kişilerde akciğer kanserinin ilk belirtisi olabiliyor.
 
Mide bağırsak sistemi hastalıkları
Mide bağırsak sistemi hastalıklarıyla ilişkili sorunlarda, özellikle de gastrit veya gastroözefajiyal reflü hastalığında; göğüs ön duvarında bazen yanma tarzında bazen de ayva yediğimizde gelişen yutakta takılma hissine benzer ağrılar görülebiliyor. Bu ağrılar mide asit içeriğinin yemek borusuna kaçması nedeniyle gelişiyor.
 
Panik atak
Panik atak ve benzeri durumlarda, hava açlığı şeklinde hissedilen nefes darlığı ve çarpıntıyla birlikte göğüs duvarının herhangi bir noktasında, bazen kalp hastalığı belirtilerini taklit edebilecek ağrılar oluşabiliyor. Psikolojik nedenle gelişen ağrıların kalp hastalığı sonucu ortaya çıkan ağrılardan farkı ise hastanın efor sırasında rahat olup ağrıyı istirahat halindeyken hissetmesi.
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/gogus-agrilarina-dikkat.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/gogus-agrilarina-dikkat_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/gogus-agrilarina-dikkat/3882/</link>
			<pubDate>Mon, 04 Mar 2019 17:36:49 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Hacamat KOAH tedavisinde uygulanıyor</title>
			<description><![CDATA[Ageless Clinic Göğüs Hastalıkları Uzmanı Şule Bademli “Uzun süre antibiyotik kullanımı bağırsak florasını bozarak bağışıklık sistemini çökertir.  Akupuntur, hacamat, nöral ve ozan terapisi gibi tamamlayıcı tıp uygulamaları ile KOAH hastalarının yaşam kaliteleri artıyor; efor kapasiteleri kısa sürede yükseliyor” dedi.]]></description>
		    <news><![CDATA[Dünyada 600 milyon; Türkiye’de ise yaklaşık 3 milyon KOAH hastası bulunuyor. Uzmanlar tarafından 2020 yılında en sık rastlanan 3. ölüm nedeni haline gelmesi beklenen hastalık için en büyük umut geleneksel ve tamamlayıcı tıpta. KOAH’a yönelik kullanılan tedavi yöntemlerinin sadece şikayeti azaltıcı olduğunu söyleyen Ageless Clinic Göğüs Hastalıkları Uzmanı Şule Bademli “Uzun süre antibiyotik kullanımı bağırsak florasını bozarak bağışıklık sistemini çökertir.  Akupuntur, hacamat, nöral ve ozan terapisi gibi tamamlayıcı tıp uygulamaları ile KOAH hastalarının yaşam kaliteleri artıyor; efor kapasiteleri kısa sürede yükseliyor” dedi.
KOAH olarak bilinen kronik obstrüktif akciğer hastalığı her geçen gün etki alanine artırıyor. KOAH’a bağlı olarak haslaraların yaşam kalitesinde büyük düşüşler yaşanırken bu ölümcül hastalıkla mücadelede yeni tedavi yöntemleri umut oldu.  KOAH tedavisinde hastanın bağışıklık sistemini güçlndirmenin önemine değinen Dr. Şule Bademli, ‘’Öncelikle hastanın kullandığı ilaç sayısını azaltıyoruz. Bağırsak florasını düzeltmek için gerekli probiyotik tedavisine başlıyoruz. Beslenmeyi düzenleyip, nefes egzersizlerine başlıyoruz. Bunları yaparken de tamamlayıcı tedavi tekniklerinden faydalanıyoruz. Bu tekniklerden biri de nörol terapidir’’ diye konuştu.
KOAH’ta Nöral Terapi
İnsan vücudünda beşyüz bin kilometrelik bir sinir ağı olduğunu ifade eden  Bademli sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu sinir ağlarında zaman içinde bozulmalar meydana gelir. Cilt altına küçük enjeksiyonlar ile yapılan uygulamalar sonrası bu fonksiyon bozuklukları düzeltilir. Nöral terapiyle birlikte hastalara ozon tedavisi de başlıyoruz.’’
 
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/hacamat-koah-tedavisinde-uygulaniyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/hacamat-koah-tedavisinde-uygulaniyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/hacamat-koah-tedavisinde-uygulaniyor/3880/</link>
			<pubDate>Fri, 01 Mar 2019 17:18:15 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>İşitme kaybı nedenleri</title>
			<description><![CDATA[“İşitme kayıplarının, birçok farklı nedeni vardır. İşitme kayıplarında hastalarımızın en sık yaptığı hata; kulaklarını kulak çubuğu ile temizlemeye çalışmalarıdır ve biz hekimler bunu kesinlikle istemeyiz” diyen İstanbul Okan Üniversitesi Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Sertan Şahin, işitme kayıplarını ve tedavi yöntemlerini anlattı.]]></description>
		    <news><![CDATA[İnsanoğlu çağlar boyunca; gerek sosyal, gerekse zihinsel gelişimi açısından her zaman diğer bireyler ile iletişim halinde olmuştur. Hepimizin bildiği gibi, hepsi birbirinden önemli beş duyu organımız mevcuttur ve bunlardan özelikle işitme duyumuz, iletişim gerekliliği konusunda çok önemli role sahiptir.
İşitme Kaybının Nedenleri Nelerdir?
İşitme kayıplarının; birçok farklı nedeni ve nedene bağlı olarak değişen farklı tedavi uygulamaları vardır. Yeni doğan bir bebekte fark edilen işitme kayıpları sıklıkla genetik olan ve çok ileri derecede kayıplardır. Bu nedenle ülkemizde her yeni doğan bebeklere işitme taraması yapılmaktadır ve işitme kaybı tespit edilen bebeklere mümkün olan en kısa sürede, dil gelişimi ve zeka gelişimi olumsuz etkilenmeden işitme cihazı veya koklear implant (biyonik kulak) gibi tedaviler uygulanarak normal işitme ve zeka düzeylerine erişmeleri hedeflenmektedir.
Çocuklarda İşitme Kaybı Tedavisi Daha Kolay
Çocuk yaş grubunda ise neden daha çok; nispeten daha iyi seyirli, ilaç tedavisine yanıt veren orta kulak iltihapları veya orta kulakta sıvı toplanmalarıdır ve bunlar ilaç veya basit kulak zarına tüp takma ameliyatlarıyla çözülebilmektedir. Erişkin dönemde problemler biraz değişir. Genellikle kulak zarında oluşan delikler, işitmeyi sağlayan örs, üzengi, çekiç kemiklerindeki kopukluklar veya tekrarlayan kulak enfeksiyonlarına bağlı orta kulaktaki yapısal sorunlar işitme kaybına neden olmaktadır. Bu sayılan nedenlerin çok büyük bir kısmının tedavisi ise ameliyattır. Buna ek olarak bu dönemde gürültülü ortamlarda çalışan bireylerde çınlamayla beraber gelişen işitme kayıpları da izlenebilmektedir. Yaşlanmanın doğal sonucu olarak görme yetisinin, hareket kabiliyetinin azalması gibi işitme yetisi de giderek azalır. İleri yaş grubunda (buradan kastedilen 65 yaş ve üzerindeki bireyler) neden daha çok sinirsel işitme kaybıdır, yaşlılığa bağlı olarak gelişir ve tedavide işitme düzeylerini yükseltmemizi sağlayan işitme cihazı uygulamaları önerilir.
İşitme Kaybı Şüphesi Varsa Ne Yapılmalı?
Bir birey işitme kaybından şüpheleniyorsa ilk yapması gereken şey vakit kaybetmeden bir kulak burun boğaz hastalıkları hekimine başvurmak olmalıdır. Burada yapılacak kulak muayenesi ve işitme testleriyle, işitme kaybının seviyesi ve nedeni saptanarak uygun olan tedavinin hastada kalıcı hasar kalmasına fırsat vermeden bir an önce başlanması önem arz etmektedir.
Kulak Çubuğu Kullanımına Dikkat!
Hastalarımızın en sık yaptığı hata, kulaklarını kulak çubuğu ile temizlemeye çalışmalarıdır ve biz bunu hekimler olarak kesinlikle istememekteyiz. Birçok hasta kulaklarını temizlerken kulak zarını patlatıp ameliyat olmak zorunda kalmaktadır.
Kulaklık ile Yüksek Ses Müzik Dinlemek Zararlı!
Bir diğer önemli konu ise gürültülü ortam kontrolüdür. Özellikle gürültülü ortamda çalışan işçilerde ve yüksek sesle müzik dinleyen insanlarda çınlamanın eşlik ettiği işitme kayıplarını çok sık görmekteyiz. Bunu önlemek için gürültülü ortamda çalışan kişilerin kulaklık takması ve çok yüksek sesle müzik dinleyen bireylerin ise uzun süreli ve kulaklık ile yüksek ses maruziyetini azaltmalarını; mümkünse kulaklık kullanmamalarını önermekteyiz. Son olarak; her insanın mutlaka en az bir kere işitme testi yaptırması, risk altındaki bireylerin yılda bir bu testi tekrar etmesi ve işitme kaybı şüphesi olan kişilerin en kısa zamanda bir kulak burun ve boğaz hastalıkları hekimine başvurmasını önermekteyiz.
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/isitme-kaybi-nedenleri.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/03/isitme-kaybi-nedenleri_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/isitme-kaybi-nedenleri/3878/</link>
			<pubDate>Fri, 01 Mar 2019 17:09:37 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Pasif içicilik bağımlılığı tetikliyor</title>
			<description><![CDATA[Sigara dumanı, yalnızca kullanan kişiyi değil, ulaştığı herkesi etkiliyor. Uzmanlar, sigara dumanına yalnızca 30 dakika maruz kalan pasif içicilerin, sigara kullanıcılarında ortaya çıkan fiziksel etkileri yaşadığına dikkat çekiyor. Öyle ki pasif içicilik kişilerin sigara ile temas etmesini hızlandırabiliyor, bağımlılık oluşumunu tetikleyebiliyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Simge Alevsaçanlar Cücü, sigara bağımlılığı ve pasif içicilik hakkında önemli değerlendirmelerde bulundu.
“Bağımlılık, bir maddenin kişinin bedensel, ruhsal ve/veya sosyal hayatını olumsuz etkilemesine rağmen yine de bu maddeyi kullanmaya dair yoğun bir arzu duyması ve kendini durduramaması ile karakterize bir beyin hastalığıdır” diyen Simge Alevsaçanlar Cücü,
Sigara içildiğinde çok kısa bir sürede nikotin beyne ulaşır ve beyinde ödül sistemindeki ilgili reseptörlere bağlanır. Böylece nikotin beyinde dopamin yolaklarını aktifleştirir ve dopamin salınımı sağlanır. Bu da kişinin keyif almasına, odaklanmasına yardımcı olur. Benzer şekilde nikotin beyinde ilgili reseptörlere bağlanarak bazı nörotransmitterlerin salınımı gerçekleşir ve böylece kişide sakinleşme, gevşeme gibi değişiklikler meydana gelir. Hoşa giden bu değişikliklerin yeniden yaşanması için vücudumuz daha çok nikotin ister ve böylece içilen sigara miktarı ve sıklığında zaman içinde artış meydana gelir. Bu durum da bağımlılık oluşumuna yol açar” şeklinde konuştu.
“Sigara bağımlılığı tedavi edilmesi gereken kronik bir beyin hastalığıdır”
Sigara bağımlılığının tedavi edilmesi gereken kronik bir beyin hastalığı olduğunu vurgulayan Uzm. Klinik Psikolog Cücü, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Psikoterapi ve ilaç desteği ile birlikte sigara bağımlılığını kontrol altına almak mümkündür. Kişi ilaç desteği ile birlikte sigara bırakıldığında ortaya çıkacak yoksunluk belirtilerini azaltabilir, daha az istek yaşayabilir ve sigara içmemenin yarattığı bir takım duygu dalgalanmalarını daha kolay kontrol edebilir. Psikoterapi desteği ile de nüksü önlemek için bir takım davranış değişimlerini sağlamak, istekle baş etme becerilerini geliştirmek, kişinin yaşamını sigara kullanımı olmadan yeniden yapılandırmak ve sigarasız yaşamından keyif alır hale gelmesi amaçlanır.
Psikolojik sorunlar, bağımlılığı tetikliyor
Sigara kullanımını ve bağımlılığını tetikleyen faktörlerin başında; merak duygusu, özenti, sigara kullanan akran grubuna dâhil olma ve akran baskısı hissetme, ailede sigara kullanan bireylerin olması ve onları model alma, stres – sıkıntı ile başa çıkma becerisinin zayıf olması, sosyal destek kaynaklarının az olması, aile ve destek kaynakları ile zayıf iletişimin olması, psikolojik sorunlar yaşanması vb. faktörler sigara kullanımını ve bağımlılığını tetikleyebilmektedir.”
Sadece 30 dakika, sağlık sorunlarına zemin hazırlıyor
Kişinin kendisinin sigara içmediği; fakat bulunduğu ortamda sigara dumanına ve sigara dumanında bulunan tüm zararlı maddelere maruz kaldığı durumun ‘’pasif içicilik’’ olarak tanımlandığını ifade eden Cücü,
“Sigara dumanına yalnızca 30 dakika maruz kalan pasif içiciler sigara kullanıcılarında ortaya çıkan fiziksel etkileri yaşamaktadırlar. Sigara dumanına maruz kalan kişiler sigara içen kişinin soluduğu tüm zehirli maddelerden etkilendiği gibi sigaradan çıkan filtresiz dumandaki zehirli maddelere de maruz kalmaktadırlar. Bu durum pasif içicilerin sigara kaynaklı pek çok sağlık sorunu yaşamasına zemin oluşturmaktadır. Pasif içicilik kişilerin sigara ile temas etmesini hızlandırabilir ve bu şekilde bağımlılık oluşumunu tetikleyebilir. Yapılan çalışmalar sigara dumanına pasif içici olarak maruz kalan çocuklar ve gençlerin bu duruma maruz kalmayanlara göre 1.5-2 kat daha fazla sigaraya başlama riskinin bulunduğunu göstermektedir” diye konuştu.
Sigarayı bırakmak, inanç ve kararlılık gerektiriyor!
“Sigarayı bırakmak kararlılık, inanç ve motivasyon gerektiren ciddi bir girişimdir. Bu adımı atmadan önce kişinin sigara bağımlılığının nasıl bir hastalık olduğu, kendisini, hayatını ve geleceğini nasıl etkilediği hakkında bilgi sahibi olması, sigara bağımlılığı hakkında farkındalık ve zarar algısı geliştirmesi gerekmektedir” diyen Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Simge Alevsaçanlar Cücü, sigarayı bırakma süreci hakkında şu bilgileri verdi:
“Eğer kişi sigarayı bırakmak istemiyorsa öncelikle bu durumun olası sebepleri tespit edilmelidir. Kişi sigara içmeyi bir bağımlılık olarak görmüyor olabilir, sigara içmesinin kendi iradesinde olduğunu düşünüyor olabilir, sigarasız nasıl yaşayabileceğini bilmiyor olabilir, sigarayı bırakmanın çok zor olduğunu düşünüyor olabilir, sigarayı bıraktıktan sonra yaşayabileceği zorluklardan korkuyor olabilir, sigarayı bırakma ile ilgili yanlış ya da çarpıtılmış bilgilere sahip olabilir, daha önce başarısız bırakma girişimleri nedeni ile bırakabileceğine dair inancını kaybetmiş olabilir. Bu ve bunlar gibi pek çok düşünce ve inanış kişinin sigarayı bırakmak istememesine sebep olabilir. Sigarayı bırakma düşüncesinin ortaya çıkmasına engel olan düşünce ve/veya inançlar tespit edildikten sonra bu düşünce ve/veya inançlar yeniden değerlendirilir ve daha gerçekçi bir zemine oturtulmaya çalışılır. Örneğin; ‘Sigarayı asla bırakamam, benim için sigarasız bir yaşam mümkün değil’ şeklinde bir düşüncesi olan kişi ile bu düşünce yeniden değerlendirilerek, yapılan çarpıtmalar düzeltilir ve daha gerçekçi bir zeminde ‘Sigarayı bırakmak zor ama imkânsız değil, bir çok kişi başarabildiğine göre ben de başarabilirim. Sigara ile doğmadım, pek çok yılım da sigara içmeden geçti pekala bundan sonraki yıllarımı da sigarasız ve keyif alarak yaşayabilirim. İlk zamanlar bu duruma alışmam zor olabilir ama bu zorluk ile baş edebilirim. Bugüne kadar zor olan pek çok şeyin üstesinden geldim, bunun da üstesinden gelebilirim’ şeklinde bir düşünceye dönüştürülebilir.”
“İlk olarak düşünce şeklimizi değiştirmeliyiz”
Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Beyin Hastanesi’nden Uzman Klinik Psikolog Simge Alevsaçanlar Cücü, sözlerini şöyle tamamladı:
“Bir konu hakkındaki düşüncelerimiz, duygu ve davranışlarımızı şekillendirir o nedenle bir davranış paternini kalıcı olarak değiştirmek istiyorsak ilk olarak o konudaki düşünce şeklimizi değiştirmek ile işe başlamalıyız. Sigarayı içmek gibi sigarayı bırakmak da bir davranış paternidir. Eğer kişi sigara içme davranışını sürdürmek istiyorsa ya da sigarayı bırakma davranışından kaçınmak istiyorsa arka planda bu davranışa sebep olan, katkı sağlayan düşünceleri keşfetmek değişim için atılabilecek ilk adımdır.”
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/02/pasif-icicilik-bagimliligi-tetikliyor.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/02/pasif-icicilik-bagimliligi-tetikliyor_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/pasif-icicilik-bagimliligi-tetikliyor/3876/</link>
			<pubDate>Wed, 27 Feb 2019 15:37:38 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>“Meyve suyu meyvenin özüdür&quot;</title>
			<description><![CDATA[Prof. Dr. Aziz Ekşi, beslenme açısından yararlı bir ürün olan meyve suyu hakkında, doğru sanılan yanlışlara açıklık getiriyor; tüketicinin zihnini meşgul eden sorulara yanıt veriyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Meyvenin kendisindeki ve suyundaki su oranı farklı mıdır? Meyvenin içerdiği vitamin ve mineraller, meyve suyu üretiminde kayba uğruyor mu? Vitamin ve mineral posada mı kalıyor? Meyve suyu ambalajlarındaki etiket bilgileri ne anlama geliyor? Gıda bilimci Prof. Dr. Aziz Ekşi, tüketicilerin kafasını meşgul eden soruları yanıtlıyor; genel bir kanı ile doğru sanılan yanlışlara açıklık getiriyor.
Meyve suyu da dahil olmak üzere, gıdalar hakkında kafa karıştırıcı iddia ve spekülasyonlar üretildiğini belirten Prof. Dr. Aziz Ekşi, “Doğrunun yanlıştan ayrılması, toplumun doğru bilgilendirilmesi için, bilimsel kanıtlara dayanan gerçeklerin, bıkmadan ve usanmadan tekrarlanması gerekiyor” dedi.
Meyve ve meyve suyundaki su oranı, vitamin, mineral ve diğer besin öğeleri farklı mıdır? 
Toplum genelindeki yaygın yanlış inanışlar ve bunlara yol açan spekülasyonlar arasında, meyvenin kendisi ile yüzde 100 meyve suyu arasında, vitamin, mineral ve diğer besin öğeleri açısından farklılık olduğu yanılgısının yer aldığını belirten Prof. Dr. Aziz Ekşi, “İlk bakışta, elma ile elma suyunu, portakal ile portakal suyunu yan yana düşününce, insana öyle gibi gelebilir; bilimsel gerçek farklıdır” dedi.
Sıvı gıdalardaki katı madde oranının, genellikle “briks derecesi” (kısaca briks) olarak ifade edildiğini söyleyen Aziz Ekşi, “İnsan vücudu ve diğer organik oluşumlar gibi, meyvelerin görüntüsü katı olsa da, içeriğinin büyük bölümü sudur. Hücre yapısı, meyve dokusunun katı olmasına neden olur. Oysa bu dokuyu oluşturan hücrelerin içi meyve suyu doludur. Bir gıdada briksin 13 olması, o gıdada çözünen katı madde miktarının yüzde 13, su miktarının da yüzde 87 olduğunu gösterir. Briks değerinin, meyve türü (elma, vişne gibi) ve çeşidine (Amasya elması, golden elma gibi), olgunluk düzeyi ve yetişme yöresi gibi faktörlere bağlı olarak belirli bir aralıkta değiştiği bilinmektedir. Her meyve türü, bu değişken değerlerden hesaplanan ortalama bir briks ile tanımlanır. Bu anlamda üzümün ortalama briksi 13,5, vişneninki 12, kayısınınki 10,2, elmanınki 10, portakalınki 10, şeftalininki 9, limonunki 7, çileğinki 6,3 ve domatesinki 4,2’dir” açıklamasını getirdi.
Bu değerlerin, meyve suyuna olduğu gibi yansıdığını, bir meyveden elde edilen meyve suyunun briksinin, o meyvenin briksi ile aynı olduğunu ifade eden Prof. Dr. Aziz Ekşi, “Meyve sıkıldığı yani preslendiği zaman hücrelerin içindeki özsu dışarı çıkar. Meyve suyu denilen şey işte budur. Eskiden usare denilen bu özsu hücre içinde ne kadar katı madde (vitamin, mineral, şeker gibi) içeriyorsa, hücre dışında da aynısını içermektedir. Kısaca meyve suyu gerçekte meyve dokusunu oluşturan hücrelerin özsuyudur” dedi.
Meyvenin vitamin, mineral ve diğer besin ögelerinin, meyve özsuyu içerisinde bulunması nedeniyle, meyve ve sıkılan meyve suyunun su, briks (katı madde) ve besin değerlerinin yaklaşık aynı olduğunu; meyve suyunun fiziksel açıdan farklı gözükse de kimyasal açıdan meyveye çok yakın olduğunu belirten Aziz Ekşi, her meyve suyunun doğal briksinin Türk Gıda Kodeksi’nde belirlenerek güvence altına alınmış olduğunu da sözlerine ekledi. Bu nedenle %100 meyve suyuna “sıvı meyve” gözü ile bakılması daha doğrudur.
Meyvenin Vitamini ve Mineralleri Posasında mı Kalıyor? 
Prof. Dr. Ekşi, bir diğer yaygın yanlış bilginin ise, meyvelerdeki vitaminin meyve posasında kaldığı yönünde olduğunu belirtti. Ekşi, bu konuda şunları söyledi: “Meyve suyunun besin değeri (vitamin, mineral vb) meyveye oldukça yakındır. Meyve suyu meyveden presleme ile elde ediliyor. 100 gram meyveden elde edilen meyve suyu, kabuktan dolayı portakalda 50 gram, diğer meyvelerde ise 91-95 gram kadardır. Kalanı posa olarak ayrılır ancak bu esas olarak çekirdek ve kabuktan oluşuyor. Bunları meyveyi yerken de çoğu kez atıyoruz. Portakalın kabuğunu veya şeftalinin çekirdeğini yemiyoruz. Netice olarak, elde edilen meyve suyu sıkılan meyveden %5-9 azdır fakat içerdiği vitamin ve mineral miktarında bir azalma yoktur. Meyve gibi meyve suyu da zengin bir potasyum ve antioksidan kaynağıdır. Meyve suyunun potasyum miktarı litrede 900- 4000 mg, antioksidan gücü ise litrede 11,2- 94,5 mMol arasında değişir. Meyve suyu, meyvenin özüdür.  Bu, bilimsel bir gerçektir.”
Pastörizasyon Minerali Azaltır mı?
Ambalajlı meyve suyunun muhafaza süresinin, pastörizasyonla sağlandığını ifade eden Prof. Dr. Aziz Ekşi, “pastörizasyonun gıdadaki mikroorganizmaların kimyasal madde ile değil ısı etkisi ile etkisiz duruma getirilmesi işlemi olduğunu” vurguladı.  Bu uygulama meyve suyunun mineral miktarını etkilemez, C vitamini biraz azalsa da antioksidan gücü ve besin değeri büyük ölçüde korunur” dedi.
Ambalaj ve Etiket Yazıları, Yasal Kontrole Tabidir 
Meyve suyu ambalajlarının üzerinde ve etiketlerinde, besin değerlerinden tüketimde dikkat edilecek hususlara pek çok yararlı bilgi yer aldığına dikkat çeken Prof. Dr. Aziz Ekşi, “Ürünle ilgili kafamızı meşgul eden pek çok sorunun yanıtı, kolay anlaşılır bir dille ambalajlarda ve etiketlerde yer alıyor. Bunları okumak, meyve suyunun iç rahatlığı ve keyifle tüketilmesini sağlayacaktır” dedi.
Gıda etiketinde yer alması zorunlu olan bilgilerin, Türk Gıda Kodeksince belirlenmiş olduğunu söyleyen Aziz Ekşi, “Gıdanın adı, ne içerdiği, net ağırlığı, tüketim tarihi, üretici firma gibi genel bilgilerin yanı sıra, meyve içeren içeceklerin türü ve meyve oranının ambalajın aynı yüzünde yazılması zorunludur. Örneğin, içeceğin adı meyve suyu ise, meyve oranı yüzde 100 olmalıdır. Bu bilgileri ve meyve oranını belirleyen üretici firmalar değil, Türk Gıda Kodeksi’dir. Üreticiler gıda kodeksine uymak ve kuralı uygulamak zorundadır. Gıda etiketindeki bildirimlerin doğruluğu Tarım ve Orman Bakanlığı tarafından kontrol edilir” şeklinde konuştu.
 ]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/01/meyve-suyu-meyvenin-ozudur.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/2019/01/meyve-suyu-meyvenin-ozudur_t.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/meyve-suyu-meyvenin-ozudur/3817/</link>
			<pubDate>Mon, 21 Jan 2019 17:14:13 +0300</pubDate>
			</item><item>
			<title>Tüp bebek yöntemine dikkat</title>
			<description><![CDATA[Gündelik koşturmacalar, kariyer kaygıları, geçirilmiş hastalıklar derken anne olma yaşı her geçen gün artıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Recai Pabuçcu, kadın yaşı 37’nin üzerine çıkmaya başlıyorsa şansın belirgin olarak azalabileceğinin altını çiziyor.]]></description>
		    <news><![CDATA[Gündelik koşturmacalar, kariyer kaygıları, geçirilmiş hastalıklar derken anne olma yaşı her geçen gün artıyor. Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Recai Pabuçcu, kadın yaşı 37’nin üzerine çıkmaya başlıyorsa şansın belirgin olarak azalabileceğinin altını çiziyor.
Kadın yaşı ilerledikçe yumurtalarının genetik yapısı bozuluyor. Çok sayıda yumurta olsa bile, genetik anlamda sorunlu olduklarından ya döllenme olmuyor, ya dölleniyor ama tutunmuyor ya da tutunuyor ancak düşükle sonuçlanabiliyor. Bu nedenle, ileri yaş kadınlarda tüp bebek yönteminde başarı şansı azalırken 40 yaş ve üzerinde bu şans daha da düşük olabiliyor.
İleri yaşta tüp bebek başarısı düşük oluyor çünkü…

Centrum Clinic Kadın Sağlığı ve Tüp Bebek Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Prof. Dr. Recai Pabuççu, yumurtaların genetik sorunu nedeniyle ileri yaşlarda tüp bebek başarısının düşük olabileceğini söyledi.

Prof. Dr. Recai Pabuçcu; “Örneğin 40 yaş üzerinde elimizde 10 yumurta bile olsa, bunların en az 7 tanesi sorunlu. Yumurta artırıcı ilaç da yok. O zaman tüp bebek işleminde genetiği sağlıklı embriyoyu tespit etmemiz ve vermemiz gerekiyor.

Bu işlemin basamakları:

 	- Yumurtaları topluyoruz
 	- Mikroenjeksiyon ile döllenme yapıyoruz
 	- Oluşan olgun 5. gün embriyosundan 5 - 6 hücrelik biyopsi yapıyoruz
 	- Embryoları donduruyoruz
 	- Gelen genetik sonuçlara göre sağlıklı olanları transfer ediyoruz

Böylelikle;

- İleri yaştaki başarısızlıklar veya düşüklerin önüne geçiliyor

- Gebeliğe ulaşma zamanımız kısalıyor

- Bebekte olası sorunların (Down Sendromu gibi) önüne geçiliyor...

Ancak unutulmamalıdır ki, ileri yaş olgularda sağlıklı genetiğe sahip embriyo bulmak çok da kolay değil. Genetikli tüp bebek yaptığımız olguların yaklaşık yarısında işlemi iptal etmek zorunda kalıyoruz. Çünkü ya yumurta çıkmıyor ya da çıkan yumurtalardan elde edilen embriyoların genetiği sağlam çıkmıyor.” Dedi.]]></news>
		    <image>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/uploads/2018/09/tüp.jpg</image>
		    <thumb>https://www.saglikhaberajansi.com/images/haberler/uploads/2018/09/tüp.jpg</thumb>
			<link>https://www.saglikhaberajansi.com/tup-bebek-yontemine-dikkat/3716/</link>
			<pubDate>Mon, 17 Sep 2018 15:19:11 +0300</pubDate>
			</item></channel>
</rss>